Monday, December 28, 2009

respect the badge, he earned it with his blood

Ruhumun karanlık derinliklerinde(anne ben emo oldum) birgün bir şekilde bu hayattan bir kaçış arıyorum. Lanet olsun ki bu bedene sıkıştım. Ama her zaman bir çıkış yolu vardır. Olması gerekir. Ben mesela bu yaştan sonra bi yatta güneşlensen ne yazar? Eywallah bu kadar sıkıntıdan sonra bi ödül gibi falan ama, ya buna default olarak sahip olanlar? Ne biliyim onlar böyle daha bi şanslılar gibi lan. Hani yaz tatilinde gidebilecekleri bi yazlıkları falan var, olmadı yazlığı olan arkadaşları var. O arkadaşları da koy göte bi tip varsa yoksa parti parti. Mesela rüzgar sörfü falan yapıyo olsun bu koygöte eleman. Sabah kalkıyo mesela kahvaltıda jambon falan yiyo, giyiniyo hmm diyo bugün rüzgar iyiymiş falan. Bakıyo güneşe çok yakıyo. Bizim yancıyı çağırıyo, gel bi yağ sür sırtıma diyo. Geliyo yancı, akşam napalım falan diyo. Şurdaki villanın sahibi havuz partisi yapıyomuş falan muhabbeti dönüyo. Var mısın diyo gidelim kız/erkek kaldırırız bu akşam falan. Tamam lan diyo. Gidiyolar partiye, tekilalar, eroinler ortada. Alıyolar birer partner, götürüyolar eve falan. Sonbahar oluyo okula dönüyolar. Okul dediysek özel okul. Üsküdar Amerikan falan. Ha yani amına koyuyim ben bu oyunun. LvL 25'im daha Diablo: The Lord of Destruction'u nasıl kesiyim? Adam tek eliyle Tamrieli yoketmiş. Hell onun, Heaven'dan ezik bi hero gelmiş de nolmuş? Diablo onu da kesmiş abisini kurtarmış hapisten. Diyo ki sen mortalsın yaparsın koçum falan. Amk kolay mı ibne? Sen LvL99 sun yarrak? Benim xp 2.5 milyonsa seninki 2.5 katrilyon falandır. 2 haftadır oynuyorm daha yüzde 1 in falanım! Zengin ibne, eninde sonunda kesicem seni eywallah da iliğim kurudu lan! Ben kesmek istemiyorm ki seni canım kardeşim, bunlar birbirimize düşürüyolar bizi. Sen Hell'i Earth'e getirmek istiyosun, ben küçük adam seni engellemeye çalışıyorum? Ben gelince nolcak? Heaven gelcek mi? Yoo, Heaven heroları Earth'e karışmıyolar. E yarraam sen getir o zaman Hell'i elbet biri durdurcak sizi dimi? Durdurmuyorum lan! Bütün corrupted undeadlerin, bütün mana drainer, life sucker demonların senin olsun. Ben olmadıktan sonra neye yarar ki corpse eater magelerin? Nefret etmiyorum senden küçük/büyük burjuva, imreniyorum sana. Çünkü öyle veya böyle sen iyi de olsan kötü de olsan göz önündesin ve güzel bi hayatın var işte, ben bu duyguları yaşadıktan sonra para sıçsam ne olur ha? Çıkış yolu olarak da çok yarrak bişi söyliycem afedersin, çocuum olacak benim. O piç için yapıcam büyük ihtimalle. O bu duyguları bilmeyecek, ileride imrenilen piç olacak. İsterse ortam kızı olsun mutlu olsun da. Böyle o hayatlara imrenerek bakmasın da, dizilerde gördüğünü kendi yaşasın da gerisini sittiret ben korurum zaten öyle şeylerden. Son olarak yar-rock!

Saturday, December 26, 2009

saygı

Cuma günkü tarih dersi... İdris adındaki Cüppeli Ahmet Hoca fanı genç, sınıfta İstiklal Marşı'nın orjinal ve sözlerinden hiçbirşey anlaşılmayacak kadar kalitesiz versiyonu çalarken hocaya hiçbibok anlamıyoruz cinsinden veryansın eden gençleri kastederek hocaya bir soru sorar:

-Hangi milletin gençleri kendi marşına bile saygı göstermez hocam?

O andaki sinir bozukluğuyla cevap veremedim ama içimde de kalmasın:

-Ulan yarrak kafalı! Ben anlamadığı sözcüklere "Heralde iyi şeyler diyorlar" diyip Türkçesi varken Arapçasını okuyup tapan ekolden gelmiyorum. Ben sevdiğim şeyleri putlaştırmıyorum. Milli marş dediğiniz zırvalıktaki "Hakka tapan milletimin istiklal" yada "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" yada "Ezanlar ki şahadetin temeli" gibi zırvalıkları kabul etmiyorum, edemiyorum. Ben tektipleştirilemeyengillerdenim. Ben, hoca "YouTube'de daha iyisi var aslında" dediği zaman YouTube'e giriş yasağımızdan utanıyorum. Daha iyisi varken kötüsünü dinleyip, anlamasak bile şöyle şöyle diyor diyemiyorum. Göt kafalı! Durduralım müziği sen oku marşı! Anladıysan, yapabiliyorsan yap bunu! Şuanki versiyonunu söylersin çok kolay. Madem anlaşılabiliyor o dinlediğim yarrak gibi kayıt, söyle! Önüne geleni vatan haini ilan eden, saygısızlıkla suçlayan yarrak beyinliler. Alın ülkenizi götünüze sokun, siz vatanseverseniz ben de açıp götümü taksime çıkarım. Bu da böyle biline!

İşte o şarkı/türkü:

Thursday, December 24, 2009

horatius'u anlamak

İnsanın bir Englishman in New York durumundan New Yorklu zenci durumuna geçmesi sancılıdır sanırsam. Paris'ten postalandığını düşündüğüm Ubuntu Cd'sinin zorlu yolculuğunun 6 hafta sürmesi gibi birşey sanırsam. Ama Londra'dan Çanakkaleye yada New York'a yolculuk ne kadar zor olabilir ki? Urasil'in Timin olması peki? Bi metil grubu uzakta sadece, ama önemli olan Timin'in onu almayı istemesi... Ben Timin'i tanırım. İyi bazdır. Ama deoksiribonükleikasitte yer almak zor tabi. Asit sonuçta. Yıpratıyolar çocuğu. Aslında Urasil' de aynı. Ama urasil sitoplazma çocuğu. Dönüşmesi gerek daha karmaşık ve sancılı nükleus porlarından geçip deoksiribonükleikasitin yapısına katılabilmesi için. Kıssadan hisse; aslında yaşam abartılan bir olgudur. Önemli olan doğduğumuz zamandan bugüne kadar geldiğimizdeki değişimler falan değil, o an ne olduğumuz ne hissettiğimizdir. Geleceği düşünerek sıkılmanın hiçbir faydası yoktur. Daha da kıssadan hisse:

bilge ol, süz şarabı damla damla,
bu kısa ömürde bel bağlama boş umutlara.
daha biz konuşurken bile geçip gitmiş olacak
kıskanç zaman: yaşa doya doya gününü, olabildiğince az güven
yarınına!

Wednesday, December 16, 2009

şemsiyesiz komiteye girmek

Everything around you
What's it coming to
God knows as your dog knows
God blast all of you
Sabbath Bloody Sabbath
Nothing more to do
Living just for dying
Dying just for you
İkinci komiteye hazırlanmadaki son turuma girmeden önce buraya iz kaydı bırakmak istedim. İkinci olduğuna bakmayın aslında ilk ciddi kurul bu. İnsana günü gününe çalışmadığını acı acı hatırlatan, daha bir sürü not olduğunu farkettiğinizde üstüne daha da not ekleyen bir kurul bu. Sabbath Bloody Sabbath! Öncelikle nerede hata yaptığımı belirterek başlıyim. Ben reaksiyonun ne işe yaradığını bildiğimle bişi bildiğimi zannettim. Asıl sorun reaksiyonu katalizleyen enzimleri bilmekmiş. Çünkü bu enzimler daha karşımıza çok yerde çıkacakmış ve hayatımız artık bunlardan ibaret olacakmış. Günü gününe çalışmak lazımmış. Yoksa hepsi birarada işlemciye aşırı yüklenme yapıp herşeyi daha da zorlaştırıyormuş. Ayrıca bilgisayar diliyle anlatmaya çalışırsak, iki tane 100mb lık veriyi aynı anda kopyalamak ikisini ayrı ayrı kopyalamaktan daha uzun süre alır. Çünkü günümüz işlemcileri iki işlemi aynı anda götürebilecek kadar zeki değiller. İnsan beyninin bundan daha gelişmiş olacağını düşünmüyorum. Öss'ye son gece çalışmak gibi birşey bu. 1 haftadır boyuna beynime yeni terimler giriyor. Karıştırmıyorum. Ama hepsini de ezberleyemiyorum. Bildiğin pişmanım çalışmadığım için. Tıp fakültesinde ineklik bir gerçeklik, kesinlikle bir lüks değil. Oha ineğe bak 90'la geçiyor diye bir olay yok. Çalışmak fakültenin emri. Öyle 6 haftanın 3 haftası yatıyim 3 haftası çalışıyim diye birşey de yok. Öyle bi geçiyo ki o haftalar inanamazsınız. Ben bayaa hata yaptım. Hani çalıştım zannettiğim şeyleri de aslında çalışmamışım. Harbi pişmanım. Laklakla gemi yürümez gibisinden bi laf vardı. Ondan işte. Burada çalışmak okumaktan daha fazlası. Ezberleyip onu günlerce pekiştirmeniz gerek. Yoksa işin içinden çıkamıyorsunuz.

Bunlar tıp fakültesi ikinci kurul hakkındaki tespitlerimdir. Öyle ben inek değilim, ben zekiyim çalışır geçer not alırım yok burada. Bari biyofizikten sıçtım biyokimyadan yırtıyim de yok. Sıçtığınızda baraj yiyorsunuz. Sıçmayın. Lütfen. Günü gününe çalışın. Bu da benim kendime notumdur.

p.s.: şemsiye nerede mi?

Friday, December 4, 2009

lale devri falan

Rushing through thirty
Getting older every day... by two
Drawing pictures of innocent times
Can you add color... inside these lines?

Eski zamanın çocuklarıyız hepimiz. Birey olamayan bedenimizle ancak bir toplumun parçası olabiliriz. Birlikten kuvvet doğar sözüne aşinayız. Bireylerin arasında yalnızız. Bilmediğimiz yerlere girmememiz söylenmiş bize. Yabancılarla konuşmamamız öğütlenmiş. Gördüğümüz her iyiliğin altında kötülük ararız. Karşılaştığımız her güzelliğe bok atarız. Onu kafamızda kirletiriz ki acınası halimiz biraz daha yaşanır kalsın. Her yüze güleni o kadar çok dost bildik ki, gerçek gülüşün nasıl olduğunu unuttuk. Bireyliğimizi hissetmemek adına kaybolduk yalanlarımızda. Çoğu zaman bir insan bile gerekmedi bize. Görmezden gelmek, sevmediğimize kendimizi inandırmak. Çok şey kaçırdık biz hayattan. Osmanlının torunlarıyız resmen. Yeniliğe, girişime kapalıyız. Cesur olan milyonlar savaşlarda öldüler. Arkaya kalan korkaklar birbirini yiyorlar. Milyonlarca spermin içinden bir tanesi, olmaması gerekeni, gidiyor yumurtayı döllüyor. Olmaması gereken bir yerde, olmaması gereken bir zamanda geliyor dünyaya. Hep eksik hissediyor kendini. Aynı terbiyeyle, aynı eğitimle büyüyor. Çok şeyler kaçırıyor. Ama neden?

Sure it would change my perspective
I'm certain I would change today
I'm certain it would change our ways
Would things fall into place?

Wednesday, December 2, 2009

gereksiz vakit öldürme rehberi

Birçok şeyi eğer beğenirsem, gerçekten seversem bırakamayacağımı düşünürüm. Mesela FarmVille zımbırtısı. İyi güzel 28 milyon insan oynuyor bu oyunu falan? Amacınız ne sizin insanoğlu? Daha gereksiz birşey bulamadınız mı? Mesela The O.C. yi izlemeye başladım. California here we come falan alttan veriyorlar gazı. İpne hepsi bunların. Sahip olamayacağımız bir şeyi varoş edebiyatı yaparaktan bize sunuyorlar, biz de zaten monoton olan hayatlarımızdan kopup ekranın başına geçiyoruz. Fak yu dolfiiins! E iyi de yazıyorlar senaryoyu. Ver gazı alttan. Ayrıca başroldeki kızlar da güzel değil. Bir erkek olarak beni o diziye çeken ekstrem bi durum da yok. Ne istiyorsunuz bizim sıkıcı hayatlarımızdan ey senaristler? Siz çok mu mutlusunuz orda? Ne var yani insanlar defile düzenleyip, çıkışında parti yapıp esrar çekiyorlarsa? Ya da kızı sabaha karşı eve gelmesine rağmen, bi iyi misin kızım, yavrucağum, canım benim diye sormayan o baba(!) ne var yani? Metal belgeselindeki gibi siz orda düzüşedurun biz burada 40 bin metalhead'le birlikte mutluyuz diyebilmek isterdim. Halbuki burada 183 tane gerizekalıyla bir aradayım, mutsuzum. Buradan beni kazandınız belki tamam. Peki lan. Bu sefer amerikaya karşı kaybetmiş olabiliriz. Ama yüce davamız devam edecek. Sakaryada olduğu gibi bir milleti küllerinden doğuracağız. Hem rusların vodkası güzel gayet. Sizin sigaranıza kalmadık. Esrarınıza da, zaten o konuda kürt kardeşlerimiz uzmanlaşmış durumdalar. Sen müzik olmadan ders çalışamama bilir misin amerikalı senarist? Çok öfkelendim şimdi. Gidip biyofizik çalışıyim da gelişmekte olan ülkemin insanlarının doğru miktarda radyasyon aldığından emin oluyim. O değil de lan, kanseri de gelişmiş ülke hastalığı yaptınız ya... Ya lan neyse ben bişey demiyorum...

Tuesday, December 1, 2009

brighter than a thousand suns

Please tell me now what life is
Please tell me now what love is
Well tell me now what war is
Again tell me what life is
 Zamanı gelince düşünücez tabi. Lan ne yaptım ben bu yaşıma kadar?("lan" rtük tarafından onaylanmış, bir hakaret değilmiş) Niye yaşıyorum ki ben? Bugün ölsem hayatımdan ne kaybederim ki. O kadar sıkıntı çile, ezber, kıskançlık, özentilik, tartışma, sahtekarlık, ikiyüzlülük... Mesela yarın okula gidicem. Amaç? Benim için zerre kadar önemi yok okulun falan. Amaç itibar, saygınlık falan. Yüksek not almayı istememin tek sebebi öteki sınavlara daha az çalışmak. Bu mu lan hayat? Zerre kadar böyle doktor oluyim de bi sikim faydam dokunsun dünyaya falan yok! Şimdi gencecik çocuğum 19 yaşındayım. Bugünden itibaren herşey mükemmel gitse 31 yaşımda uzman doktor oluyorum. İyi de ne uzmanı? Uzman işte. Doktor işte. Dünyadaki bütün dizileri izlemek, bütün oyunları oynamak, bütün elektronik aletleri kullanmak istiyorum. Tarihi merak ediyorum. İnsanlığı merak ediyorum. Gerçekten mesela Musa halkını alıp firavundan kaçarken orada olmak istiyorum. İzlemek istiyorum olanları. Atatürk Conkbayırı'nda askerlerine ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum dediğinde, onu o askerin gözünden görmek istiyorum. İlk bok kafalı hücre oluştuğunda nasıl olaylar oldu bunu anlamak istiyorum. Mars'ın ovalarında yürümek, Satürn'ün halkalarında uçmak istiyorum. Bir yıldızın kendini yokedişini görmek, oluşan karadeliğin içine girmek istiyorum. Bunları yaşayabileceğimi bilsem, mesela deseler ki seni karadeliğin içine atıcaz, en azından karadeliğe girene kadar hayatta kalıp o anı görebileceksin deseler, hiç düşünmem. Atlarım o bilinmezliğin içine. Evrende o kadar çok şey var ki. O kadar çok duygu, o kadar çok güzellik... Bazen çok aciz bir tür olduğumuzu düşünüyorum. Atıyorum şöyle bişi olabilir mesela köpekler<.... gidiyo işte böyle. Köpekler nasıl renkleri göremiyolarsa-ki bayaa basit bişi- biz neleri göremiyoruz! Ölünce ne yani, direk cennet cehennem mi? Benim benden 3 milyar yıl sonra yaşayacak insanoğlundan eksiğim ne? Neden o benden kat kat daha fazla şey görcekmiş yaşarken? Siksek 80 yıl yaşarız. Gelecek 80 yılda neolcak peki? Petrol bitcek, üçüncü dünya savaşı çıkcak, yine herkes ölücek, geri kalanımız radyasyondan mutasyona uğrıycaz... Ben bunları görmek istemiyorum! Eğer şuanda bir yol varsa, bütün bunları skip edip tümüne ulaşmamızı sağlayacak birşey mesela... Tüm ne? Varlık ne? Gerçekten hayatımın geri kalanını bu saydığım konu başlıklarından herhangi birini düşünerek geçirirsem insanlığa bi faydam olur mu? Newton olmak var şimdi. F=ma demek var. Büyük adammış vesselam.

All the nations are rising
Through acid veils of love and hate
Chain letters of Satan
Uncertainty leads us all to this
All the nations are rising
Through acid veils of love and hate
Cold fusion and fury

Tuesday, November 24, 2009

doğum gününüz kutlu olsun hocam... dur!

Herşeyi baştan alalım. Herşey pek çok şeyin pek çok şeyin içine girmesiyle başladı. Canlılık dediğimiz varlık birhücrelilerle çıktı ve şuan her canlı o ilk canlının varisi konumunda. Aslında hepimiz biriz. Buradan başlayabilirim mısralarıma:

Bir zamanlar bir çocuk vardı,
Uslu, sakallı, kısa saçlı.
Bir gün o günün hangi gün olduğunu karıştırdı,
Önceki günleri
Sonraki günlerinin içinde kaybolduğu için.
Çocuk o bir günü hiç bilemedi,
Facebook söyledi ona çünkü;

O günü diğer günlerden ayıracak
Öğretmenlerinin doğum günlerini kutlayacaktı.
Sonra bir şey farketti.
Çocuk öğretmenlerinin doğum günleri yerine
Doğum günlerini kutlamıştı
Aynı gün dayısının da doğum günü olduğu için
Aslında doğum gününü de kutlamamıştı
Birşeyler yazmıştı dalgınca.
Normalde söylemediği şeyler söylemişti
"Sayın Hocam", "Sevgili Öğretmenim" gibi
O gün öğretmenlerinin doğum gününü kutlamıştı belki
Hata yaptığını sansa da mutsuz değildi.
Çünkü öğretmenleri bir bakıma onurlandırıyordu
Gene kendi kafasında...
Aslında herşeyi doğru yaptı.
Öğretmenlerinin doğumgününü
Dayısının öğretmenler gününü kutladı
Ama yanlış gelen bir şeyler vardı...

Sunday, November 22, 2009

Rod Stewart - Young Turks

Gerçekleşmeyen hayallerimizi toplasak.... Kişi başına kaç hayal kırıklığı düşer? `Köşedeki dönerci` den döner alırken arkamızdan geçen insanlardan kaçıyla birgün karşılaşıp, tanışıp, arkadaş olacağız? Bu dünyada tanıdığımız insanların ne kadar uzağından geçiyoruz ki onlarla karşılaşmadan dışarıda koca bir gün geçirebiliyoruz? Yanımızda olmasını istediğimiz bir insan, ki biz onun çok uzaklarda olduğunu düşünüyoruz, bize ne kadar uzaklıkta?

Young hearts be free tonight. Time is on your side,
Don't let them put you down, don't let 'em push you around,
don't let 'em ever change your point of view.


Hayat zaten çok kısa. Zamanımızın çoğunu kendi dertlerimizin içinde boğularak geçiriyoruz. Çok kızıyorum kendime bazen olmadık şeyleri hayal ederek mutlu olduğum için. Ama dediğim gibi hayat çok kısa. Herşeyi yapamam. Bazen hayal etmek mutlu ediyor ve bunu seviyorum işte. Rod Stewart'ın dediği gibi `don't let 'em ever change your point of view`



Sözleri:

Billy left his home with a dollar in his pocket and a head full of dreams.
He said somehow, some way, it's gotta get better than this.
Patti packed her bags, left a note for her momma, she was just seventeen,
there were tears in her eyes when she kissed her little sister goodbye.

They held each other tight as they drove on through the night they were so exited.
We got but one shot of life, let's take it while we're still not afraid.
Because life is so brief and time is a thief when you're undecided.
And like a fistful of sand, it can slip right through your hands.

Young hearts be free tonight. Time is on your side,
Don't let them put you down, don't let 'em push you around,
don't let 'em ever change your point of view.

Paradise was closed so they headed for the coast in a blissful manner.
They took a tworoom apartment that was jumping ev'ry night of the week.
Happiness was found in each other's arms as expected, yeah
Billy pierced his ears, drove a pickup like a lunatic, ooh!

Young hearts be free tonight.Time is on your side,
Don't let them put you down, don't let 'em push you around,
don't let 'em ever change your point of view.

[instrumental verse]

Young hearts be free tonight.Time is on your side.

Billy wrote a letter back home to Patti's parents tryin' to explain.
He said we're both real sorry that it had to turn out this way.
But there ain't no point in talking when there's nobody list'ning so we just ran away
Patti gave birth to a ten pound baby boy, yeah!

Young hearts be free tonight, time is on your side.
Young hearts be free tonight, time is on your side.
Young hearts be free tonight, time in on your side.

Young hearts gotta run free, be free, live free
Time is on, time is on your side
Time, time, time, time is on your side
is on your side
is on your side
Young heart be free tonight
tonight, tonight, tonight, tonight,yeah

Sunday, November 15, 2009

sis

And they don't really know even what they're talkin' about
And I can't image what empty heads can achieve
Ozzy ne güzel söylemiş... Yazı yazmayalı ne kadar çok olmuş. İnsan duygularını biryere boşaltmak istediği için yazıyor herhal. Çok fazla duygu olunca da onları hazmetmek için yeterli vakit olmuyor demek. İstanbul Üniversitesi'nin rektörlüğünde "Ölçemediğin şeyi bilemezsin" gibisinden birşey yazıyormuş. Bilgiyi sınırlı olarak kapsasa da bu kapsadığı yerlerde doğru bir önerme bence. Son zamanlarda ne bildiğini, neleri unuttuğunu, senin için önemli olanı anlayamazsan hayatını nereye götüreceğini, amacının ne olduğunu unutuyorsun. Böyle şeyler sık sık olur. Ama kısa sürer. Bir hedefe doğru ilerlerken sis çökmesi kötüdür. İnsan istediği şeyi görmek ister. O yüzdendir ki futbulda final maçlarında kupa sahanın kenarında bekletilir. Hedef motive eder. Bir de insanın görüşünü bulandıranın, onu istediği şeyden alıkoyanın ne olduğunu anlaması gerekir. Ölçmek burada önemlidir. Örneğin ünlü bir giyim markası olan "London Fog" un ismi tahmin edebileceğiniz gibi bir sisten esinlenerek konulmuştur. London Fog yağmurluk, şemsiye, manto, palto vs.. gibi şeyler üretir. Pazarlama tekniğine göre Sis yağmuru, yağmur da London Fog'u hatırlatacaktır. Ama işin aslı başkadır. Firmaya ismini koyan kişinin o gün gördüğü sis değil bildiğiniz kömür dumanının hava kirliliğine yol açarak şehri karanlığa gömmesidir. Ben de fazla birşey istemiyorum. Biliyorum yol uzun. Bazen yağmur yağacak, bazen yerler buz tutacak, bazen güneş açacak... Bazen de sis çökecek. Sis çöktüğünde bunun nedenini bilmek istiyorum o kadar...

now i am quietly waiting for
the catastrophe of my personality
to seem beautiful again,
and interesting, and modern.

the country is grey and
brown and white in trees,
snows and skies of laughter
always diminishing, less funny
not just darker, not just grey.

it may be the coldest day of
the year, what does he think of
that? i mean, what do i? and if i do,
perhaps i am myself again.

Wednesday, November 4, 2009

Wasting Love - Iron Maiden



Maybe one day I'll be an honest man
Up till now I'm doing the best I can
Long roads.Long days, of sunrise, to sunset
Sunrise to sunset

Dream on brothers while you can
Dream on sisters I hope you will find the one
All of our lives, covered up quickly by the tides of time

Spend your days full of emptiness
Spend your years full of loneliness
Wasting love, in a desperate caress
Rolling shadows of night

Dream on brothers while you can
Dream on sisters I hope you will find the one
All of our lives, covered up quickly by the tides of time

Sands are flowing and the lines are in your hand
In your eyes I see the hunger, and the desperate cry that tears the night

Spend your days full of emptiness
Spend your years full of loneliness
Wasting love, in a desperate caress
Rolling shadows of night

Tuesday, November 3, 2009

fallik dönemde yansıtma problemine saplanmak

Don't remember where I was
I realized life was a game
The more seriously I took things
The harder the rules became
I had no idea what it'd cost
My life passed before my eyes
When I found out how little I accomplished
All my plans denied

Düşün ki Fırat söylemiş olsun bunları. Ne ifade ediyor bu sözler? Bu çocuğa büyüyünce "Siz hazırladınız mı x formunu?" diye sorulup "Evet, Y den aldım yaptım, sen de ordan yap istersen" cevabına karşılık "Ben yaptım zaten Y'den geçirdim" cevabını alınca kafayı attırıyo azcık tabi. Düşün ki göklerde bir tanrı var bu olayları izliyor. Sabah kıçı dona dona okula gidiyo bu çocuk. Yolda Recep İvedik bozması bir karaktere selam veriyor. Sonra asıl tanıdığı(tanıdığını sandığı) insanların yanına gidip onlarla yürüyor okula. Kıç donmasıyla ilgili espriler birbirini kovalıyor. Hava yağmur bırakmayan yağmur bulutlarından dolayı karanlık. Gerçekten orada gülmek istemiyor bu çocuk.

There's got to be just more to it
Then this
Or tell me why do we exist

İki yüzlü insanların yanında olmak istemiyor işte. Ona ne o insanların planlarından. Tamam dünyada yaşıyoruz insanlar hayvanlar falan... Zerre kadar zevk almıyo adam kıçı donuyo. Tüm istediği zamanın 6 yılı bir çırpıda geçirmesi. Sürekli yüzde hesabı yapıyor bu çocuk. Ama öyle bütünü almıyor. Bölüm bölüm %100 lük parçaları yüzdeliyor. Çünkü kendini kandırıyor bu çocuk. Kendini kandırıyor. Biliyor ki bu insanlardan insan olmaz.

Birsürü mutsuz surat var sokaklarda. En yüksek intihar oranı doktorlarda. Doktorların içinde psikiyatrlarda. İnsan benliğini öğrenmeye başlayınca öğrendiği varsayım teorilerle kendini yargılıyor, kendini kalıplara sokmaya çalışıyor. Soktuğu kalıplarda mutsuzluğu görüyor. Çünkü biliyor ki sandalye başında birsürü insanın derdini dinleyen birinin hayatı onlardan etkilenmeden edemez. En azından içi cız eder. Kendine öfke duyar. Kendini tartar, ben onların karşısında nasılım diye. Sonra bunu hastaya belli etmekten korkar. Sandalyesini hastanın yattığı koltuğun arkasına alır, bu sayede hasta anlatırken hastanın anlattıklarına verdiği mimiksel tepkileri hasta görmeyecektir. Psikoanaliz diye birşey geliştirir. Çünkü merak eder. Bunca yıl ne kaybettiğini, bu hayatta neler olup bittiğini merak eder. Acaba ne yapabilirdim diye düşünmekten alamaz kendini. Hastalara yaptıklarından dolayı kızar. Ama bunu açık şekilde belli etmez. Nefretini teorilerinde kullanır. Kendini bir şekilde inandırmalıdır insanların sorunlu olduğuna çünkü. Çünkü o kadar çok şey vardır ki dünyada. O kadar çok görmediği, hayal bile edemediği ama hastalarının ona normal birşeymiş gibi anlattığı şeyler. Bunların nedenini çocuklukta arar ve çocuklukta etkiyen şeylerin çok önemli ve hayat yönlendirici nitelikte olduğunu söyler. Aslında merakı ona binlerce hayatı görmesini sağlamıştır. O da kimsenin yapmadığını yapıp hastalarını sınıflandırmıştır. Onları kutulara hapsetmiştir. Öyle kutulardır ki bunlar yıllar sonra hala "ama tam ayrılmaz birbirinden bu kavramlar, bütünleşiktir" açıklamasıyla savunulabilirler. Halbuki anlamaya çalışanların unuttuğu şey insanın doğasıdır. İnsan herşeyi yaşayamaz hayatta. Belirli şeyleri görür, yapar. Malesef ki ölürken daha yapmadığımız ama yapmak istediğimiz birçok şey olacak.

En baştaki çocuğa gelirsek tekrardan, 6 sene içinde ölmese veya pes etmese iyi olur. Çünkü bu 6 yıl içinde pek bi bok yok.

simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız
uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor
görüyorum dönence
kupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız
uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor
biliyorum dönence
çatlamış dudağımda ne bir ses ne bir nefes
uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor
duyuyorum dönence

Friday, October 30, 2009

edebiyat eğlenceli değildir!

Where can you run to
What more can you do
No more tomorrow
Life is killing you
Dreams turn to nightmares
Heaven turns to hell
Burned out confusion
Nothing more to tell
Everything around you
What's it coming to
God knows as your dog knows
God blast all of you
Sabbath Bloody Sabbath
Nothing more to do
Living just for dying
Dying just for you

Love has given life to you
And now it's your concern

Someone to love me
You know she makes me feel alright

I don't know if I'm up or down
Whether black is white or blue is brown
The colors of my life are all different somehow

I only have one more question
Before my time is through
Please I beg you tell me
In the name of hell
Who are you?

It's complete but obsolete
All tomorrow's become yesterday

Everyone just gets on top of you
The pain begins to eat your pride
You can't believe in anything you knew
When was the last time that you cried
Of all the things I value most in life
I see my memories and feel their warmth
And know that they are good
You know that I should

Wednesday, October 28, 2009

geçiş dönemi nirvana sorunsalı

Artık dünya kaç yılda bir çağ atlıyor bilemiyoruz. Britney Spears adını duyduğumdan beri 10 sene olmuş. Ne biliyim büyük bi olaydı Britney. Sonra ne olduğunu anlamadan biz Eminem çıktı. Çağ dediysem çağın en iyi yansıtıcıları müzikleridir. Tabi post-modern dallamalar da çıkıcak arada, sonra dönüp bakınca "aaa, black sabbath aslında mükemmel bir grupmuş" diyebilmeli dünya halkı. Nirvana ilk albümünü '89 da çıkardı mesela. Guns N' Roses 87 de yayınladı "Apetite for Destruction" u. Mesela Kurt Cobain ilk albüm ilk şarkıya Blew'i koyarken ne düşündü? Kitleler dönüşüme hazır mı acaba? 90'lara geçiyoruz baba! Hadi sözler şöyle olsun:

If you wouldnt mind I would like it blew
If you wouldnt mind I would like it loose
If you wouldnt care I would like to leave
If you wouldnt mind I would like to breathe

İnsan direk kendi nefsine yoğunlaşıyo bunu okuyunca. O zamanların popüler kültürü ne diyor peki?

Michael Jackson:
Annie are you ok?
Madonna:
When you call my name its like a little prayer
Im down on my knees, I wanna take you there
In the midnight hour I can feel your power
Just like a prayer you know Ill take you there

İki dev seks üzerine yoğunlaşmış, kimse kendini dinlemiyor, herkes woo hoo takılıyor sonra bir bakıyorsun, Nirvana Nevermind'ı çıkarıyor 91'de. İlk şarkı Smells Like Teen Spirit.
"Hello" kelimesi 50 kereden fazla tekrar ediliyor şarkı içinde. Nirvana insanların içindeki süper egoya sesleniyor. Buzdağının görünmeyen kısmına şarkı söylüyor. Tabi bunları belirli bir mantık çevresine oturtamam ama yine de insanlığın geliştiğine yorabilirim bence.

Kimse içindeki sesle başbaşa kalmak istemez. '89 da Nirvana olmak zordur. Bazıları Rihanna'nın melez bedenini görünce tüm sorunlarının gittiğini sanar... Kurt Cobain kafasına bi tane sıkar. Kurt Cobain'e Opeth'ten benim için gelsin:

You are beyond all help
Dancing into the void
We are almost there

Nasıl başlamışım yazıya nasıl bitmiş...

And I forget
Just what it takes
And yet I guess it makes me smile
I found it hard
Its hard to find
Oh well, whatever, nevermind

Monday, October 26, 2009

like a rolling stone

How does it feel
How does it feel
To be on your own
With no direction home
Like a complete unknown

Meredith Grey gibi adımda saklı göndermeler olsa keşke de, halk sağlığı önemlidir diye başlayıp konuyu kendime getirebilsem. Ya da RAM(Random Access Memory) ROM(read only memory) ile hayat deneyimlerimi özdeşleştirip işte bu yüzden insanlar unutmayı/hatırlamayı her zaman seçemezler diyebilsem. ROM materyali çok önemli birşey değil. Sorun Harddiskin `corrupted` bölümlerinde. İşletim sisteminin driverı da eskimiş olabilir tabi. Sonuçta kapitalist dünyanın pazarlama devi Microsoft'un dilinden konuşuyoruz. Microsoft her 5 yılda bir kendini satmaya çalışadursun, Linux geliştiricileri Unix'i Windows'la yarıştıracak kadar ilerideler. Linux harddiski de farklı şekillendiriyor zaten. Ama basit bir javayı çalıştıramıyor. Üstünden başkaları mutlu olucak diye odun gibi oluyosun. Mac'e ne demeli. Götü kalkık bir şekilde Unix üstünden prim yapıyor. Bi de hardware beğenmiyo, doğru hardware'i kullanmazsan zikimde diilsin mesajları veriyor. Soruyorum sana 30 dolarlık Mac OS X Snow Leopard 119 dolarlık pazarlama devi microsofttan eksik mi? Mac götü kalkıklığı sayesinde en kral programcılara yazılım yazdırıyor. Microsoft ne diyor? "Daha rahat müzik dinlemek, daha rahat film izlemek..." Linux ne diyor? "It's free!"

And nobody has ever taught you how to live on the street
And now you find out you're gonna have to get used to it
You said you'd never compromise
With the mystery tramp, but now you realize
He's not selling any alibis
As you stare into the vacuum of his eyes
And ask him do you want to make a deal?

Karaktersizsin Linux! Rakiplerinin karşısına iddialı şekilde çıkamadığın için karaktersizin önde gidenisin! Bedava, hayrına dağıtıyorsun da kendini ne işe yarıyor? ÇOMÜ Tıp Fakültesi kütüphanesinin tescilli işletim sistemi oluyorsun. Sen onu bedava değil de 1 dolardan satsan kaç kişi alırdı? Böyle ezik kalırsan kimse almazdı tabi. Dünya iyilik yapanlara iyi bir yer değil. Kimse değerini bilmiyor Linux! Arada iyi insanlara rastlıyorsun onlar seni geliştiriyor ama o kadar! Java da bedava, bak bakalım onu düzgün çalıştırabiliyor musun?

Once upon a time you dressed so fine
You threw the bums a dime in your prime, didn't you?
People'd call, say, "Beware doll, you're bound to fall"
You thought they were all kiddin' you
You used to laugh about
Everybody that was hangin' out
Now you don't talk so loud
Now you don't seem so proud

Kendini asla ucuzdan satma, her hizmetin bir bedeli vardır. Çok ezerler sonra. Yüzü sivilceli siktiriboktan bi ergen veya hayatta bi bok olamamış bi bilgisayar mühendisi alır seni yükler bilgisayarına "aabi bırak yaaa windowsun gözünü seviyim" der. Unutma ki Windows'un satışta vaad ettiği herşeyi hakkıyla ve layıkıyla daha iyi yaparsın sen. Sen hala `open source` takıl, insanların seni geliştirmesini bekle...

When you got nothing, you got nothing to lose
You're invisible now, you got no secrets to conceal.

Thursday, October 22, 2009

varlık felsefesi no.3

And I forget
Just what it takes
And yet I guess it makes me smile
I found it hard
Its hard to find
Oh well, whatever, nevermind

Her davranışımızın, her eylemimizin sonucunda bir sonuca ulaşırız. Sanki kader(female) bir kazak örer, daha doğrusu biz öreriz de sonra boku ona atarız, kazağın son hali hoşumuza gitmez. Sanki böyle burası şöyle olsaydı daha iyi olurdu diyesimiz gelir hep. Mesela dışarıda voleybol oynama şansı yakalarız(yazar burada kendi hayatına sesleniyor). Merdivenleri inip, kantin bahçesini geçip alana ulaşırız. Oynarız böyle biraz. Sonra canımız sıkılır. Ya da çok da oynamak istemeyiz ya hani. O an bi komik olur. İnsanlar canla başla bir topu çeşitli yollarla havada tutmaya çalışırlarken çok komik görünürler. Aslında orada oynamak isteyen kişiler alanın dışında, tellerden acı acı size doğru bakarlar. Çok acıklı bir durumdur. Sonra top yırtılır. İçindeki siyah hava haznesi dışarı doğru salar kendini. Böyle patlamaz ama, patlamasından daha kötüdür hani. Patlayana kadar yenisi alınamaz ama oynarken de zevk alamazsınız. Sonra eve gelir neden bunun hakkında düşündüğünüzü düşünürsünüz. Yoksa siz düşündürtemediklerimizden misiniz? "Neden voleybol oynuyorum ki ben hiç sevmem aslında" dersiniz kendinize. Daha akşama ezberlenecek 100 yeni kelime var diye düşünürsünüz. Birden herşeye vaktiniz olmadığı aklınıza gelir. Benim aklıma Liz Lemon gelir. Aslında herşeye sahip olmak istersiniz(voleybol oynamak, eğlenmek, insanlarla konuşmak, ders çalışmak, felsefe yapmak, buraya yazı yazmak). Ama bir de bakmışsınız ki listeyi tamamlamak için önünüzde o gün için 2 bilemedin 3 saat kalmış. Bilgeliğe küfredersiniz. Kendinizi bir çeşidinden sanarak. Ama asıl cahil olan belki de sizsiniz. Evet size diyorum(yazar burada kendine sesleniyor). Behçet Necatigil dememiş miydi
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği aklınıza gelmezdi
diye. Artık sahip olduklarımızın değerini bilip ona göre davranmamızın sırası değil midir? Buraya dayınızın hatrına mı geldiniz beyefendi? Okuyup adam olsanıza kuzum! Bu dünyada Allah herşeye sahipse, onun sahipliği seni de kapsıyor be kuzum. Sen kendine sahip olmak ister miydin?

not: bunları yazarken söylenmemiş birşeyler var gibi hissediyorum sürekli, hep eksik birşeyler kalıyor

Wednesday, October 21, 2009

varlık felsefesi no.2

İnsan gününü planlarken insan olduğunu unutmamalı. Mesela `hadi bi sıkılana kadar 30 Rock izliyim` dediğiniz anda Arapların namaz kılmaya harcadıkları vakti harcamış oluyorsunuz bir çırpıda. Aziz Nesin'in `Zamanı Kandıran Adam` diye bi hikayesi vardı. Evet(bkz: evet ile cümleye başlamak) ben de o insanlardan biriyim. Arapların namaza harcadığı vakti kendime kar olarak gören, yolda harcadığım her dakikayı birşeyler yaparak geçirmeye çalışan(okumak, müzik dinlemek), gündüz uyuduğum her dakika için gece geç yatmazsam(hiçbirşey yapmasam bile) gözüme uyku girmeyen bir insanım. Zamanı kandırıyorum çünkü. Çünkü en değerli varlık zaman ve onun her saniyesini birşeyler yaparak değerlendirmek zorundayım(z). Ders çalışmaya başlamadan önce optimizasyon yaparak en az zamanda en çok bilgiyi kafaya yerleştirmeye çalışan birisiyim. Önümde 1700 kelime var. Ezberlesem ezberlerim 2 haftam var, ama büyük bir vakit kaybı gibi geliyor. Çünkü fat32 dosya sistemiyle büyüdüm ben. Biliyorum ki 100 kelime ezberlenirken hata payı %2-3 civarında olur. Eklenen her yeni data hata payını arttırır. Fat32 de 1700 kelimeye yer yoktur. Eklenen her yeni data verinin kopyalanma hızını korkunç derecede düşürür. 2 tane 350 kelime ezberlemekle 1 tane 700 kelime ezberlemek arasında korkunç farklar bulunur. Ey teknolojiden anlamayan tıbbiyeliler! Yeni nesil sizindir uleyn! Varlığınıza `nehlet` olsun!

Tuesday, October 20, 2009

varlık felsefesi no.1

Yeni yeni farkettiğim bir `intelligence` a göre insanlar gerçekten etraflarında gördükleri, sahip olduklarını düşündükleri şeylere anlam yüklüyorlar. Ben de her ne kadar `yüklemiyorum leyyn` desem de ben de şarkılara yüklüyormuşum efendim bunu anladım. Bugün o kadar güzel şarkı dururken insanlara Slayer'dan `god hates us all` u seçmemin sebebi olsa da o gerek. Bir Smells Like Teen Spirit, bir Born To Be Wild dururken neden böyle yaptım? Çünkü o şarkılar benim birer parçam ve God interneti korusun ki onlara birşey olursa çok şey kaybederim. Sana göre çok özel olan cd-case bana göre arşiv kutusu olabilir. Bana göre özel olan bir Opeth parçası, sana `iyiymiş` sıfatında görünebilir. Şüphesiz ki tüm eşyalar değerlidir!

Tuesday, October 13, 2009

born to be wild

Yeah Darlin' go make it happen
Take the world in a love embrace
Fire all of your guns at once
And explode into space

Into the Wild ne kadar huzurlu bir filmdi. İnsanlıktan kaçmak. Gerçek dostlukların çıkar çatışmasına bağlı olmadığını öğrenmek. Gerçeğin insanın yalnız yüzleşemeyeceği kadar acı olduğunu öğrenmek. Burada ne katıyorum hayatıma diye düşünebilmek. Ya da hayatta başka neler olduğunu farkedebilmek ve farkedince harekete geçebilmek...

Burada başka birşeyden bahsedicektim ama bazen konu geldiğinde kaçırmamak gerek. Holden'ın dediği gibi eğer konu başka bir yere kayıyorsa ve insanlar bunu anlamıyorsa hatta bir yanlış olarak görüyorlarsa onların hatası bu. Dün Aşk'ta okudum. Bir sorunun olduğunun farkına varmak ve hiçbirşey yapmamak mı daha kötü yoksa sorunu düzeltmek için harekete geçmek mi? Çünkü ikisi de sıkıntı dolu işlemler aslına bakılırsa. Belli bir düzende yaşıyoruz. Herkesin kendine göre sorunları var ama bunları düzeltmek için hiç büyük adımlar atıyor muyuz? Yoksa herkes gibi kabullenip hayatımıza devam mı ediyoruz?

American Beauty'deki Angela Hayes'ten geliyor:
I don't think that there's anything worse than being ordinary.
Like a true nature's child
We were born, born to be wild

Sunday, October 11, 2009

sims pazar sendromu

Hayat excellent apple'ın outstanding apple'dan daha az iyi olduğunu bilmeyen, bilmek istemeyen veya bilmek için ekstra çaba sarfetmeyen insan topluluğuna güzeldir, eğlencelidir. Great apple da iyidir ama excellent apple kadar iyi değildir mesela. Very nice bile yeter bana. Diyelim ki sims te bi aptallık ettiniz siminizin elma yetiştirmesine heves ettiniz. Çok zor birşeydir perfect'e ulaşmak. Benim gibi elma ağacı kurumadan dispose edemiyorsanız, ya da kendi elinizle seçtiğiniz, belki karakterinze hiç uymayan bi life time wishi gerçekleştirmek için haftada 30 saat çalışmasına katırıyorsanız işiniz zor demektir. Ancak 70 inden sonra ulaşabilir o perfect apple'a. Daha bunun onion'u var, watermelon'u var, lemon'u var, potato'su var... İşinde 8. seviyeye gelene kadar haftada 30 saat çalışacak bi kere. Çalıştığı günleri ele alalım. 6 saati uykuya, 6 saati işe, 1 saati yemeğe, 4 saati garden işlerine, 1 saati social işlere, diğer toilet, bathe vs.. işlerine de 4 saat. Nerede fun? Nerede lifetime wish?

Sunday, October 4, 2009

pazar sendromu

***disclaimer***

aşağıda yazılanlar sadece bana özgü olup tüm insanoğluna maledilmemiştir. "aaa ben de yaşadım bunları", "sensin o manyak" gibi tepkiler beni ilgilendirmez.

***disclaimer***

pazar gününün gelişiyle birlikte başlar.

Semptomlar:

1)Şiş Kafa
Hasta sabah uyanmak istemez. Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte zaten çabucak geçecek olan bir günün başlamasını istememesindendir.

2)Moronluk
Hasta ne yaşadığına anlam veremediği için afallar. Gelmesini sabırsızlıkla beklediği haftasonu bitmiştir. Yatakhaneye gidecekse evden ayrılma vakti gelmiştir. Gündüzlüyse yarın okulun başlayacağını bilir. Moronca davranır. Ama daha tam belirtiler görülmediği için ne yaşadığına anlam veremez.

3)Ağızdaki Garip Tat
Hasta o gün yediği yiyeceklerden farklı bir tat alır. Bazıları buna "ayrılığın tadı" der.

Tetikleyici Unsurlar:

1)Ütü Kokusu
Annenin yaptığı ütü hastada pazar gününün geldiğine ve artık gideceğine dair düşünceler oluşmasına yol açar. Ütünün o buhar kokusu, ciğerlerine dolar ve hastanın zihninde imgeler oluşmasına yol açar.

2)Banyo
Hastamızın annesi, hastayı iyice bi temizlemeden yeni haftaya başlatmak istemez. Bu yüzden zımparalar gibi lifleyerek hastayı iyice temizler. Bunun tam etkisi hala bilinememektedir.

3)Bavul
Bu sadece yatılı hastalarımıza özgü olup, bir bavulun fiziksel varlığının yanında doldurulmayı bekler pozisyonu hastada yıkıcı etkiye yol açar.

Tedavi

Henüz bilinen bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastanın tek yapabileceği şey o günü anlamlı kılabilecek birşeyler yapmasıdır.

Gördüğünüz gibi pazar sendromu denilen hastalık günümüzün gençlerinin başına gelen belalı bir hastalıktır. Annem babamdan öğrendiğime göre emeklilikte geçiyormuş. Esen kalın efenim

Wednesday, September 30, 2009

seasons in abyss

"there must be some kind of way out of here" said the joker to the thief
there is too much confusion, i can't get no relief

All along the watchtower, birşeyler gelişiyor. Opeth şarkısı gibi. Advent falan gibi hergün. Bir climax var sonlara doğru sıkıcılaşıyor. Hiç final yapmayan bir dizi gibi. Neye çalışıp neye çalışmamam gerektiğini bilmediğim bir sistemde günde 4 saat çalışmam gerekiyor, ki 10 dakika bile çalışacak materyalim yok. Nottan ders çalışmak ne ya? Hayatımda hiç yapmadım ki böyle birşey ben, birden buna alışmam mı gerekiyor? Hayatında bikinili kadın görmemiş adam bana kampüs hayatından bahsediyor. Çanakkaleye alternatif olarak Konya gösteren insanlar var. İnterneti bir ihtiyaç olarak görmeyen, emesen adlı programı kullanmayı bile lalettayyin bilen eysaesaodıajsdoasıjo özlemimle konuştum haberler iyi, tıp sadece geçici. 6 sene. Ne kadar uzun sürebilir ki? Önemli olan seni anlayan birisinin olması bu hayatta ben bunu bilir bunu söylerim!

Sunday, September 27, 2009

aramaya inanmak

Sevgili oğlum, ben şu anda mkm kütüphanesindeyim.tam burası emekli yeri serin ve kitap boluğu mevcut..annene sevgiler .....


Bu maili 13 temmuzda atmış babam. Mkm dediği yer maltepe kültür mermezi sanırsam. Tabi hotmaile atmış bunu ben anca şimdi görüyorum, bi giriyim dedim. Bu insanlar sıkılıyorlar ya. Cidden. Emekli olmak kolay iş değil. Adam sıkılıyor ki oturmuş orda bilgisayarın başına bana mail atıyor. Üzüldüm bak şimdi..

Saturday, September 19, 2009

Hey ! Mr Tambourine Man, play a song for me
I'm not sleepy and there is no place I'm going to


Okullar açılacak lan! Üniversiteye başlıycam ama zerre kadar umurumda değil. Gerçekten, okullar açılacak ve ben yine Kadıköy Anadolu'ma gidicem sabah yine yaz boyu görmediğim arkadaşlarımı görücem. Şuanda bunu düşünmek bile beni korkunç derecede mutlu ediyor. Yatakhaneye 14 yaşımı yeni doldurduğumda girdiğim anı bile hatırlıyorum. Zaman geçtikte en kötü anlar bile güzel geliyor insana. Tüm o üst dönem işkencesi falan, şuanda çok hoşlar. Keşke Cüneyt abi gelip diskmanimi istese gene. Goril gelip masa lambamı alsa. Gecenin bi vakti üst döneme yakalanma korkusuyla o karanlık koridordan sessizce geçsem. Egemen abi gelse yine yol parasını bizden toplasa. Metehan gelip birkaç espri yapsa. Gene bozuklukları saklasak. Bütün o yılları baştan yaşamam gerekse, yine yatakhanede kalır yine aynı acıları çekerdim, o mutlulukları tadardım. Çok özlüyorum herşeyi. Holden Caulfield haklıymış. Don't ever tell anybody anything. If you do, you start missing everybody.

Sunday, September 13, 2009

Heart of Glass - Blondie

Çok acı bir aşk şarkısı olması lazım bunun. Nasıl söyleniyor olursa olsun. Şarkı çalmaya başlayınca eski türk filmlerindeki diskolara gidiyor aklım. Ama öyle eğlenceli olanlarına değil. Ortada bir kız müzik ne kadar hızlı çalsa da yavaşça dans ediyor, uzaklara dalgın dalgın bakıyor. Kim bilir aklında neler var ama kesinlikle o ortamda değil. O da çalan müzikte benim şuanda duyduğum tınıyı duyuyor, o da benimle aynı anlamı çıkarıyor. Klibini ben çeksem kesinlikle böyle olurdu bu şarkı...

Saturday, September 12, 2009

Administrator: Command Prompt

*rehabilitasyona gitmiş james hetfield reaksiyonu
*tatilde gidecek yazlığı olmayan çocuk sendromu
*sayılı gün çabuk geçer diye kandırılmış bir gencin isyanı

Ama James'in rehabilitasyonu 8 ay sürüyodu ya?

Ösym casted a soultrap spell: 6 Years
Continue? Try Again? Exit?
F:\Users\Cem\FuckYou
'FuckYou' is not recognized as an internal or external command, operable program or hatch file.

Sunday, September 6, 2009

eşyasal sesler

Akasya sokağın girişine geldiğimde self control'ün ilk notaları çalıyordu. Güzel bir gitar introsundan sonra gelen "Oh the night is my world" sözleriyle eve artistik bir giriş yapabilirdim. Az rastlanan bir durum olarak evin boş olması sorunsalı aklımda çıkmıştı. Laura abla kulağımda evin kapısını açana kadar bayağı ter döktüm. Amacım 4-2 bittiğini bilmediğim Türkiye-Estonya maçının son anlarına yetişebilmekti. Odama girdiğimde gözüme çarpan ilk şey burasının benim odam olmadığıydı. Kitaplık adını verdiğim duvara asılı raflardan eser yoktu. Çivilerinin girdiği yerler acemice sıvayla kapatılmıştı. Odama duvardaki mobilyanın sarı rengini veren 40 wattlık masa lambam odayı duvarın soğuk hastane mavisiyle aydınlatıyordu. Masam dediğim yerde konuçlanmış pek çok unutulmuş eşya yüzüstüne çıkmıştı. İnsan yüzüstüne çıkmamasını istediği eşyalarıyla asla yüzleşmemeli dostlarım...

Salona gidip televizyonu açtığımda maçın 89. dakikası oynanıyor, Arda Turan Türkiye Milli Takımı'nın 600. golünü çoktan atmış oluyordu. Televizyonun karşısında dik duran 2,5 kişilik koltuk bana artık onu taşımam için yalvarıyordu. Herşey sonuna gelmişti artık. Görülmemesi istenen eşyalar çıkmıştı artık. Geri dönüş yoktu...

Friday, September 4, 2009

ağaçtaki melodi

"Şunlardan birer tane alalım mı?" dedi bundan 8 yıl önce şuan adını bile hatırlamadığım benden 2 yaş büyük olduğunu iddia eden çocuk. Bir hastalığı vardı onu bile hatırlamıyorum. Büyümesine engel oluyordu. Ama doğuştan lider bir ses tonu vardı. Bizim evin orada büyük bir ağaç vardı. Ne ağacı olduğunu hatırlamıyorum, ama dallarında şu kapılara asılan zillerden vardı. Rüzgar estikçe yavaşça o çubuklara vuran tokmak huzur dolu bir ses çıkarırdı. Saat sabahın 7 si falandı. O saatte dışarıda ne yapıyordu acaba o çocuk bilmiyorum. Aslında öyle bir çocuk var mı onu bile bilmiyorum (daha önce hiç rastlamadığım birisiydi) ama kendimi ilk kez bir büyük gibi konuşur hissettiğim zaman o zamandır. Çocuğun alalım dediği şey futbol sahalarında görmeye alışık olduğumuz borazanların yandan yemişiydi. Epey ses çıkarıyordu. O zamanlar ses çıkarmak güzel bir şeydi. İnsanlar haftasonu güzellik uykularını çekerken ben bilmediğim bir yere taşınmanın hüznünü yaşıyordum. Borazan çok güzel ses çıkarıyordu. Huzurlu bir zil sesi çıkaran ağacın yapraklarının arasından açılan pencereden çıkan kadın bize bağırıp susmamızı emredene kadar o aleti yırtılıncaya kadar öttürmüştük zaten. Ucuz şeyler hep böyle olur. Zamanında kullanmazsan kullanılmaz hale gelirler. 8 yıl öncesinden hatırladığım bu günün en belirgin anısı o ağaçtaki ses olmuştur. Hala gece sokakta yürürken keşke birisi ağaca zil asmış olsa da yine o sesi duysam dır. O ses benim koruyucumdur. Nereye gidersem gideyim birisi kapısına asmış bile olsa o sesi duyduğumda yalnız olmadığımı anlarım. Nereye gidersem gideyim birisinin beni gözlediğini anlarım. Birisinin tüm bunları planladığını, hayatta bize küçük oyunlar oynamaktan zevk aldığını anlarım ve kendimi güvende hissederim.

Dün gece amcamlara gittik. Dönüşte park yeri bulamadık sokağın biraz aşağısına parkettik. Hafif bir rüzgar esti, dalları sallandıran. Gözlerimi kapadım o ses için. Buradan ayrılmak için bir sebep bekliyordum. Buradan taşınmamı anlamlı kılacak en ufak bir sebep... Ne zil sesi vardı ne borazan. Akasya Sokakta insanlar uyuyordu...

Sunday, August 30, 2009

değişmeyen herşey "...." ta kendisidir

"Biraz bekle canım geliyor otobüs" dedi pvc klübede oturan tanıdık yüz. 6 yıl önce "Ücretini veremeyen?" diye soran bu insan şimdi kentkart dolum görevlisi olmuştu. Bu demek ki çok da birşey değişmemişti geçen 6 yılda. Yeni sadece inşaatlar vardı. Kent daha çok inşaat dolmuştu. Mutlukent otobüsü artık eski "Yeni Sistem Dersanesi" nin önünden kalkıyordu. Caminin içine giremeyen seyyar satıcılar inşaatın verdiği kaostan yararlanıp caminin duvar kenarlarına yerleşmişlerdi. Herkes bir şekilde yolunu bulmuştu. Yüzde 80'ini işçilerin oluşturduğu bu kente yıllar pek de birşey getirmemişti. 6 ayda biten Kadıköy Kent Meydanı'nın benzeri Gebze'de 3 yıldır bitemiyordu. Eski olan herşey daha da eskimiş, çok eskiyenlerin yerine aynısının yenisi açılmıştı. Şehir artık Mutlukent'e doğru büyüyordu. Halbuki orada da değişen birşey yoktu. Kırılan pota alttan 3 demirle desteklenmiş, top dışarı kaçmasın diye basket alanının üstü tellerle örtülmüştü. Aslında ben gittiğimden beri orada zaman durmuş gibiydi. Oraya geldiğim anda bunu anlamıştım ki oradaki ben asla değişmeyecektim. Ne insanların gözünde ne kentin gözünde ben hep aynı kalacaktım. Gene ilk gün ortaokul konuşulacak, gene ikinci gün dedikodu yapılacak ve üçüncü güne konu kalmayacaktı.

Geçmişim çok iyi olmayabilir. Orada hayatımın en iyi yıllarını geçirdiğimi söyleyemem. Ama tüm davranışlarımda saf, acemi olduğum biryer varsa o da mutlukenttir. Ömer'le basketbol oynarken sürekli ayakkabılarımdan bahsedip, onların ne kadar iyi olduğunu övmem, Burcu'nun doğum günü olduğunda ne kadar oraya gitmek istesem de annem izin vermediği için ona gelmiyeceğimi sebepsiz, gururumu incitmeden açıklamam, Yasin'le geçirdiğim, saçma sapan yalanlar söyleyip yeni konular yaratmaya çalıştığım, onun da bana aynen yalanlarla karşılık verdiği yalandan da olsa mutluluklar yaşamam... Oranın havasında var bu duygu. Bir daha yaşayamayacağımı bilgiğim ama anılara dalmaktan kaçınamadığım o anlar var. Keşke burada şunları da yapsak, şunu da oynasak, keşke birbirimizi incitmesek, keşke hep birlikte olsak dediğim yerler var. Oranın havasında bunu alıyorum. Ama oradan ayrılmak zorunda olduğumu da biliyorum. Çünkü geçmişe bakarsam oradan asla kopamayacağım. Asla orayı terketmek istemeyeceğim. Yeni anılar katmaya çalışacağım oraya. Ama olmayacak...

Bunları anlatıyorum çünkü ayrılmak böyle birşeydir. Bazen zaman gelir gitmem gerekir ve tüm bunları arkamda bırakırım. Arada bir döner bakarım ki çok birşey değişmemiştir. En çok o an mutlu olurum. Çünkü çok birşey kaçırmamışımdır. Şehir değişmiştir ama o sarılmada, o en saf anda herşeyin aslında aynı olduğunu anlarım. Şehir eskimiştir, ben şehirden kopmuşumdur, artık evime giden otobüsün nereden kalktığını bile bir biletçiye sormam gerekiyodur. Ama insanlar aynı kalmıştır. Dostluklar ölümsüzdür.

Bunlar buradan ayrıldığımda da böyle olacak. Şimdi gidiyorum, yeni bir kente, yeni bir hayata. Arkamı döndüğümde bir kişi olacak orada biliyorum. Ben döndüğümde İstanbul değişmiş olacak. Kadıköye bir otel daha yapılacak. Bir kafe sokağa iki masa daha atacak. Metro yapılmış olacak insanlar Beşiktaş vapurundan inip metroya binecek. Ama sen hep aynı kalacaksın. Seni gördüğümde bir rüzgar esecek. Tüm o anıları akla getiren... Bu bir süre daha devam edecek. Her buluşmamızda yeni birşeyler yapacağız. Ama süre yeterli olmayacak. Birinci gün, ikinci gün, üçüncü gün... Ama eninde sonunda temelli geleceğim ve hayatımın sonuna kadar hayatımın aşkıyla birlikte olacağım. Bunun için gitmiyorum ama bunun için döneceğim. Ve döndüğümde...

Tuesday, August 25, 2009

ölümün evreleri

-5'inde elektrik, doğalgaz, telefonu kapattırıyoruz
-o zaman hemen taşınmamız lazım
-...
o ana kadar taşınmak aklımda bile yoktu. başka bir şehre üniversite okumaya gidiyordum o kadar. baba evi burda kaldığı sürece oraya gitmek çok da koymazdı. ama öyle olmuyordu. parasızlık baba evinin taşınmasına yol açıyordu. ne bu ailenin ne benim kaldıramayacağım bir şey başarmıştım.
planlar yapıldı, tarihler iyice belli oldu. ayrılmak zorlaştı.


1-Reddetme
Daha hazırlığın ilk günlerinden belli değil miydi?

2-Öfke
Kendimi bu sondan kurtarmak için çok çalışmıştım, ama başaramamıştım, her geçen saniye daha da zorlaştırıyordu bunu.

3-Pazarlık
Sınav sonucu açıklandıktan sonra şehir dışı yazmamak için birsürü yer düşündüm. olmadı.

4-Depresyon
Etrafıma karşı ilgisizlik başladı. Onları önemsemiyor kendime kapanıyordum. Bu da geçti.

5-Kabul
Hala kabul edemesem de 6 gün sonra çanakkaleye gidiyorum. Yeni okuluma kayıt yaptırıcam.

Bunları yazıyorum çünkü bunları unutmak istemiyorum. Çok özel şeyler değil, ama çok güzel şeyler de değiller biliyorum. Sadece yazmak için yazıyorum aslında. Olur ya biri okur diye değil.

hafiften var gibi sende

doktorun odasının önünde bekliyoruz. babam ve ben gerginiz. sağlık raporu almak için gireceğimiz bu ilk muayenede fazla zaman kaybetmek istemiyoruz. içeride doktor yok. doktorun gelmesini bekliyoruz. doktor yanında benim gibi sağlık raporu için doktor doktor gezen bir kızla birlikte odaya giriyor. kız çıkıyor. biz daha bekliyoruz.

bugün hastaneye gitceğimi biliyordum. ama gerçekleri görmezden gelmek iyidir. hayata katlanabilmenizi sağlar. daha sağlık kurulundan gerekli belgeleri alırken belliydi devlet kurumuna geldiğimiz. yüzü asık bir görevli bana dilekçe yazmamı, örnek dilekçenin koridordaki terkedilmiş masanın çekmecesinde olduğunu söylüyordu. örnek dilekçede istediklerimi yerine koyunca "sağlık raporu almak için hastanenize sağlık raporu almak için geldim" gibi birşey çıkıyordu. bunu devlet kurumlarının saçmalığına verdim ve yazdım. dilekçeyi götürdük. o sırada odaya bir doktor ve yanında uzun boylu bir kız geldi. o da sağlık raporu alacaktı. görevliler dilekçeyi biz yazarız siz gidin parayı yatırın(devlet hastanesinden sağlık raporu almak sigortalı olsanız bile 80,5 tl gibi cüzi bir ücretle yapılıyor) dedi. o an o doktora sinirlendim. biraz da hayranlık duydum. büyük ihtimalle akrabası olan kızın işlerini kolayca hallediyor, bizim için işleri zorlaştırıyordu.
parayı yatırdık doktorları görmeye gittik sırayla. ilk genel cerrahiyi seçtik. sırada beklerken yine o doktor vardı. odaya kızla birlikte girdi. babamın sinirlenmeye yatkın bünyesi bu kadar haksızlığa dayanamadı. odadan çıkan doktora "biz de sağlık raporu için uğraşıyoruz, sizin bir önceliğiniz mi var, söyleyin de bilelim" dedi.

ben buranın uzman doktoruyum cevabını veren doktor bizi odaya aldı. tıp fakültesini kazandığımı duyunca beni tebrik etti. tokalaştık. "bir daha tıp fakültesini kazandığını söyle de öne alsınlar seni" dedi. bana meslektaş diye hitap etti. zaten kısa ve sıradan hayatımda hiç bu kadar götümün kalktığını hissetmemiştim.

Saturday, August 22, 2009

fırat budacı gibi yazı yazma rehberi

önce italik yazıyla içler acısı bir duruma giriş yaparız
onur eve geldiğinde annesi hemen "neredesin bu saate kadar?" diye sordu. verecek bir cevabı yoktu. elini cebine attı ve bir kağıt çıkardı
bi alt paragrafa geçiyoruz burada ve hayatımızda böyle anamız babamız bize nerde kaldığımızı sorunca söylediğimiz bir yalanı anlatıyoruz. komik olması artı puandır her zaman. böyle araya psikolojik analizler çıkartıp yazıveriyoruz çevremizdekileri. biraz da eleştiriyoruz ki okuyucu "oha!" desin. sonra ilk italik yazının devamı olan parçayı koyuyoruz.
kağıtta kaldırıldığı hastaneden aldığı rapor vardı. tüm gece ailecek ağladılar fırat budacı yazımız burada son bulmaktadır. iyi şanslar

günlük gülme alt limiti

şahanın 10 maçta 107 gol yiyen teknik direktörün dramını canlandırmasına kahkahalar atarak gülmektir, çünkü saat 23.59 a geliyordur. yada eric cartman'ın ne kadar god-damn it! dediğine bağlı olarak aslında ne kadar komik söylediğini ve gecenin bir yarısı bunun sizi deli gibi güldürebilmesidir. her insanın eğlenmeye ihtiyacı vardır. yoksa patlar walla

Friday, August 21, 2009

diziyi monotize ederim ha!

bir diziyi çok fazla seyredince konusu ne kadar ilginç olursa olsun sanki bi bilgisayar programlıyo diziyi gibi geliyo. south parkı cnbc-e de izlerken daha orjinaldi sanki mesela, her bölüm saçma sapan şeylerin olması komikti. bu aynı saçmasapan şeyler 1 saat içinde 3 farklı şekilde olunca o kadar komik gelmedi birden. neyse efenim bugün benim doğumgünüm rick'n roll baby :P *never gonna give you up*

Thursday, August 20, 2009

hiçbirşey yokken yapacak birşey bulma sanatı

ahmet efendi 32 yaşında bir adamdı. 14 yaşından beri araba tamirciliği yapıyordu. işi babasından öğrenmişti. 16 sında evlendi. 17 sinde ilk erkek çocuğu oldu. 18 inde ikincisi. 19 unda babasını kaybetti. 20 sinde bir kız çocuğu oldu. 18 yıldır araba tamirciliği yapıyordu. 16.yy falan. sonra ışıklar çaktı gök gürledi. göz kamaştırıcı bir parlaklığın arasından birisi çıkıverdi. bu manyak deli gelecekten geliyordu ve adama hayatın sordu. adam anlattı. sabah 5 te kalkıyor namaz kılıyordu. sonra şehirdeki kuyuya gidip su alıyor 7 de kahvaltısını ediyordu. biraz manyak bi adamdı o kadar sıkıcı hayatım var ki bari saati saatine yapıyim diyodu. 7 buçukta dükkanı açıyodu. elinde çok iş olmadığı için uzata uzata yapıyodu işleri. hava kararmadan kapıyodu dükkanı evine geliyodu. kitap falan olmadığı için evde ya karısını dövüyodu, ya da arkadaşlarla toplanıp poker falan oynuyolardı. sonra gelecekten gelen bu adam buna satrancı öğretti. bigün kral geldi bu köye, "en iyi satrancı kim biliyosa gelsin benimle oynasın ne istiyosa vercem" dedi. gelecekteki adamdan satrancı öğrenen ahmet efendi elden ayaktan çekildi böyle eve kapandı manyak zihinden satranç oynadı çünkü ona satrancı öğreten çük kafalı salak satranç tahtası yapmayı öğretmemişti adama. sonunda adam kafayı yedi. en azından hiçbirşey yapmasa da satranç yaptı! hikaye bitti

Wednesday, August 19, 2009

bi dene daha bira lütfen

bu soğuğu soğuk sıcağı sıcak tutan zımbırtılar gerçekten güzeller. ısı yalıtımı beybi tamam olsun yine de iyi düşünülmüş bir teknoloji. sabah slayer dinlediğim akşamını bob dylan dinleyerek kapatmak bu teknolojinin hayatımıza getirdiği mutluluğu açıklar nitelikte. türkselin reklamındaki 3 salak kız kadar mutlu hissediyorum kendimi. bir de vücudum alkolü yıkmaya uğraşıyor falan. yakında elini atıp içinden sonsuz sayıda şişe bira çıkarılabilen çantaların yapılması dileğiyle efenim. esen kalın

bide benim üst modelimi yapsınlar efenim, mcdonaldsta cüzdanını unutan zatın cüzdanını vermeye arkasından koşup cüzdan rengini sorup, ismini soran ama kontrol etme zahmetine girmeyen kişinin, evet benim, üst modelimi yapın sayın otoriteler!

Tuesday, August 18, 2009

dinlemek yada dinlememek

bugün aklıma çok ulvi bir soru takıldı: spor yaparken müzik dinlemeli miyim dinlememeli miyim? önümdeki amcam spordan nasibini almış belli, hoplaya zıplaya koşarken -ne dinlediğini bilmiyorum ama- kulağından çıkan iki kablo göğsüne doğru birleşip şortunun cebine doğru gidiyordu. evlerinin hidroforu olanlar bilirler eğer bu basit hava basma makinesi bozulursa musluktan pompasız su tabancalarından akan sudan hallice bir su akar. amcamın başındaki hidrofor da bozulmak üzere olan ama yine de iyi ter akıtan bişeydi. kulağında giren iki kablonun da bu fıskiyeden kurtulması gibi bir ihtimali yoktu. şimdi o amcayı bulup iki soru sormak istiyorum:
1- ne dinliyorsun amca?
2- o kabloları yıkıyosun daha sonra değil mi?

şimdi ben de ondan az terlemediğim içindir ki pisiklet sürerken canım zenayzır kulaklıkları terimle heba etmek istemiyorum. çok mu şey istiyorum? o yüzden sana sesleniyorum anonim amca! get dı fak aut of hiyır, end lisın tı diz şit et hom!

ey okuyucu insan dinle!

mail ötesi twitter kolpası birbakıma anı defterini bugün başlatıyorum. evet alkışlarınızı duyabiliyorum, alkışlarınızı dediğim lafın gelişi bunu 10 kişi toplanıp bi ekrandan okumuyorsunuz ya, şimdiden ne kadar ciddi olduğumu göstermek istedim. okuyan herkese selamlar =)