burayı okuyorsanız hayatınızdan pek çok şey kaybetmişsiniz yada kaybetmek istiyorsunuzdur. burada küçüklere, gençlere, erişkinlere veya yaşlılara göre bir materyal yoktur. okunmamak üzere yazılır, arada sırada "aa ne güzel olmuş" denir ve hatırlanmamak üzere kapatılır.
Walk on, walk on
What you got they can't steal it
No they can't even feel it
Walk on, walk on...
Stay safe tonight
"This guy says hello, i wanna kill myself" dedi Joey. Başlarda ne güzeldi, sonradan bozdu diyemedim. Eleştiride kullandığım kısıtlı terminolojimin ana direği sarsıldı. Nasıl devam edilir ki, hiç aklınızdan çıkmayan o insanları nasıl unutabilirsiniz ki? ikibindörtten bu yana ne kadar zaman geçmiş, tarihin eleştirisi yapılmaz. Nerden baksan altı yıl olmuş dizi biteli. Neden o zamanda yaşamadım ki ben, şimdi üstünden altı koca yıl geçmiş olacaktı, ben yeni insanlar tanımış olacaktım. İnsanlarla konuşurken "Hey, ben sürekli geçmişi düşünüp harcadığım zamana üzülen biriyim" diyebilseydim. Altı koca yılda neler başarabilirdim. "Don't squander time, for that's the stuff life is made of." Bir ay içinde altı kişinin on yıllık hayatını yaşadım. Olabildiğince gerçek, pembe dizi gibi değil. Hedefi olmayan insanlar, hedefi olan insanlar, mutsuz, mutlu. Bir ayda hikayeleri altı yıl önce bitmiş olan altı arkadaşın hayatını yaşadım. On yıllık hayat ve filmlerde görmeye alıştığınız gibi olmayan hayatlar bunlar. Altı yıl sonra onların onaltı yıl önceki hayatlarının başladığı yerde olacağım. "Thank you for all the good memories" lafını takiben "Young Turks" ve güzel bir aşk hikayesi başlar. Friends herşeyi geride bıraktığın yerde başlar. Son aslında başlangıçtır. O dakikadan sonra bana herşeyin kötü gideceğini söyleyebilirsin, bunları aşacağımıza eminim derim. Yine de çok acı şekilde veda eder:
and I know it aches
How your heart it breaks
And you can only take so much
Walk on, walk on
Leave it behind
You got to leave it behind
All that you fashion
All that you make
All that you build
All that you break
All that you measure
All that you feel
All this you can leave behind
Kafası dalgındı. Masasına oturmuş olan biteni düşünüyordu bu düşüncelerle dolu günün tıpkı çalan parçada da olduğu gibi bir eylül akşamı olmasını istedi bir an. Kendini o eylül akşamının yağmurlu hafif kasvetli ve soğuk atmosferine kaptırdı. Kafasındaki onca düşünce tıpkı atlı şovalyeler gibi çarpışıyor ve bu zamana kadar seyrettiği filmlerden en esaslı savaş sahnelerini aklına getiriyordu. Sesler...görüntüler...Masasını gözden geçirmeye başladı bu sefer. Kitaplar, kimbilir ne zamandır orada duran su şişeleri, penguen ve uykusuz önceki haftalardan kalma, şarj aleti aslına bakarsanız herşey vardı masasında hele en ilginç olanı tirbişondu. Kimbilir ne zamandan beri orada duruyordu, bir an için kendini unutup tirbişonu düşündü yalnız köşesine çekilmiş beklentileri olmaksızın sadece duran ve biri onu kullanana kadar belkide orada durmaya devem edicek olan varlığı. Bundan da vazgeçti çünkü gözüne çarpan başka birşey onu tamamiyle apayrı dünyalara götürmüştü. Bu bir dişmacunuydu hala kutusundaydı. Alelacele aldığı o günü ve kullandığı zamanı hatırladı. O gün eczaneye girip hangisini alsam diye düşünürken aslında dişmacunlarının öyle ya da böyle aynı olduklarını ve ne kadar incelersen incele tek farkettiklerimizin kaplarında yazan ilgi çekici sıfatlar olduğunu ve seçimlerimizi onlara göre yaptığımızı farketti. Aslında hayattaki birçok tercihimize ne kadar da benzediğini düşünüp kendi kendine ayaküstü yapılan bu değerlendirmenin yersizliğini farketti. Bunu alıyorum dedi ve eczaneden çıktı. Onun için en güzeli paylaşımın değeriydi, birlikte kullandıkları dişmacunu elindeydi ve dişini fırçalamak istedi bir an o paylaşım anının tadını tekrar yaşayabilmek için. Ve işte gene sandalyesine oturmuş masanın başındaydı, ferahlamıştı ve diş fırçalamak hiç bu kadar güzel olmamıştı...