Sunday, August 15, 2010

Homo-monotonous

Saat 6:30 uyanıp telefona baktı. Alarmın çalmasına 15 dk vardı, bu 15 dk’yı değerlendirmek için başını tekrar koydu yastığa. Pencere sonuna kadar açıktı, esen rüzgârla dalgalanan perde yüzünü sıyırıp geçiyordu ve tekrar uykuya daldı. 6:45 alarm çaldı, uyandı. Önce doğrulup oturdu yatağa ve her zamanki o sıradan güne tekrar başladığını fark etti. Yatmadan önce farklı bir yerde uyanmayı dilemişti ama her şey yerli yerindeydi ve bugünü önceki günlerden farklı kılan tek şey değişen tarihti. Suyu ısıtıcıya koydu ve o kaynarken yüzünü yıkamaya gitti, aynaya pas bile vermeden mutfağa yöneldi ve elma çayını hazırladı. Peynir, zeytin, bal ve tereyağını da çıkarıp sabah haberlerini açtı. Bir yandan çayını yudumlarken bir yandan günün haberlerini izledi. Haberler gene hayattan binlerce sahneyle doluydu ve o daha tanışamadan onlarca insan ölüp gidiyordu. Lys sınavının sonuçları açıklanmıştı, üniversiteye giremeyip açıkta kalanlar ya da birincilerin seçtiği okullar. Sıcakların daha da artacağı ve istanbulu kasıp kavuracağı, güney ve ege kıyılarımıza gelen turistlerimizin güzide resimleri vs. bir önceki günden farkı olan trajedilerde aslında değişen şey isimlerdi, gidenler ve yerini dolduranlar. Üstünü hızlıca giyindi çantasını koluna takıp yola çıktı. Yolcu geçidinden geçiyordu, aşağıdan vızır vızır geçen arabalara bakaraktan yürüdü, güneş tepedeydi terler içinde kalmıştı. Koştururcasına tek başına yürüdüğü sokaklardan geçti ve kaçtı aslında oradaki tehlikelerden… Durağa varmıştı, aynı simalarla beraber oradaydı gene işte o durakta. Yandaki inşaata çalışmaya gelen işçiler karşıdan karşıya geçiyordu gene ve işte sevgilisiyle beraber gelen adamda oradaydı o da servisini bekliyordu, sırtında tenis raketleriyle duraktan otobüse binen adam da oradaydı ve uzun saçını itinayla örmüş kadın da oradaydı. Hah işte servis gelmişti, servise bindi şoföre günaydın dedi. İpod’unu kulağına takıp müziğin hayatına kattığı şu son keyifli ve ritimsel anların tadını çıkardı. Servisin camından gördüğü, durakta sırtında çantalarıyla bekleyen o üniversite öğrencileri o kadar tanıdıktı ki her biriyle konuşmak istedi geyik yapmak rahatlamak, ama teker dönüyordu ve şirkete yol alıyordu. Ofise asansör yerine merdivenle çıkmayı tercih etti gene ve oturmadan önce çalışma masasının başına kendine biraz daha dolanmak için bahaneler yarattı. Tuvalete gitti, su içti, toplantı odasının camından dışarıyı seyretti. Şimdi artık ofisteki yerine geri dönmeliydi, bembeyaz duvarlar, ofisteki gri hücreler öyle ki karşında kimin oturduğunu ortadaki tahta parçasından anlayamadığın o masalarda her şey tamamen çalışmaya kurgulanmıştı. Bilgisayarı aç ve çalış çalış çalış. Öğlen arası yemek ye, muhabbetler evlilik vs. ofise geri dön çalış. Ofisteki klimayla dışarının sıcağından kurtuldu. Mutfaktan suyu alıp ofise yürürken insanlara baktı ve herkesin suratının aslında duvarların renginden farksız olduğunu ve bir nevi masalarla bütünleştiklerini fark etti. Bembeyaz suratlar ve anlamsız bakışlar…
İşte asıl önemli olan kısım burası bu birçoğumuzun hayatının gelecekte alacağı hal. Bu monotonluk bu kapana kısılmışlık… Yaz kış ayrımı olmaksızın… Şimdi gitmek istediği yerler var monotonluktan uzak yaşamın tadına mücadele ederek varacağı tıpkı Christopher McCandless gibi. Yatağına uzandı, rüzgâr esiyordu o mor yağmurlukla yürüdüğü yol geldi aklına. Rüzgârla gelen yabancı, mavi montuyla el sallıyordu…

there is a pleasure in the pathless woods
there is a rapture on the lonely shore
there is society,where none intrudes
by the deep sea,and music in its roar:
i love not man the less,but nature more...
Lord Byron

Sunday, June 20, 2010

İstiklal'de birgün

Kadıköy'den 110'a binilerek başladı bu yolculuk.hava bunaltıcı bir şekilde sıcak.otobüse bindiğimde güneşin vurduğu tarafa mı yoksa gölgede kalan tarafa mı otursam diye karar vermek için adımlarımı ağırdan alarak zaman yarattım kendime.güneşin vurduğu tarafa oturdum evet son kararım buydu,duraktan çıkarken güneş tam da tahmin ettiğim üzere diğer yöne vurmaya başlamıştı artık huzurlu ve umutluydum.yanımda boş kalan koltuğa yaşlı bir teyze oturdu klasik hikayedir otobüs ya da minibüste yanınıza bir teyze oturur ve anlatmaya başlar size herşeyi. açıkçası bu sefer bende konuşmasını istemiştim.konuşmadığı o süre zarfında kendimi yargılamadım değil ki bu yargı cümleleri tamamiyle klasik hikayenin gerçekleşmemesinden ötürüydü. acaba çok mu soğuğum ya da beni beğenmedi mi diye zırvalamalar işte ama sonrasında birşekilde başlayan muhabbet bana verdiği yemek tarifleri,gençlikten yakınmaları ama farklıydı o an için benden daha çok yaşama enerjisi var gibiydi,mutluydu ve 78inde dahi yaşamak eylemini tam anlamıyla yerine getiriyordu. nazım hikmetin de dediği gibi
"YANI, ÖYLESİNE CİDDİYE ALACAKSIN Kİ YASAMAYI,
YETMİŞİNDE BİLE, MESELA, ZEYTİN DİKECEKSİN,
HEM DE ÖYLE ÇOCUKLARA FALAN KALIR DİYE DEĞİL,
ÖLMEKTEN KORKTUĞUN HALDE ÖLÜME İNANMADIĞIN İÇİN,
YASAMAK, YANİ AĞIR BASTIĞINDAN.". çiçekleri vardı o teyzenin de,taa izmitlerden buraya kadar taşımıştı. taksime varıpta iyi günler diledikten sonra teyzeye, istiklaldeki kalabalıktan biriydim ben de artık. burger king önünde arkadaşlarımla buluştuktan sonra tabu,sinema ve yemek üçlüsü ardından duraklara doğru yürürken istiklal caddesinde olan kalabalık bir an dikkatimi çekti. sonra her zamanki gibi yürümeye devam ettim cumartesileri olan protestolardan biridir diye düşünerek. bu kalabalığın bana doğru hızlı adımlarla yaklaştığını arkama dönünce farkettim ve bir mağazanın vitrinine yaklaşarak kalabalığı inceledim ve olanlara anlam vermeye çalıştım. günümüzün çokça reyting alan dizilerinden birinin iki oyuncusuydu yürüyen ve artlarından dörtnala koşturan insanlarla beraber kalabalık bir kitle halinde ilerliyorlardı.arkadan ağır adımlarla yürürken o kalabalığın tam tersi istikamete hareket eden eski tv oyuncularından birini gördüm. işte o an tam o an çok garipti. bundan seneler önce o da gittiği yerlerde bir güruhla karşılaşıyordu belkide ama şimdi o da ordaki herkes gibi normal bir hayat seyrediyordu ve bizler tüketimi son safhada yaşayan insanlar olarak elimizdeki her şeyi bir anlık heveslerle yaşıyor ve sırtımızı dönüyorduk. günü bu şekilde noktalarken akşamın karanlığında köprüden geçmek ve boğazı seyretmek güzeldi. istanbul...şimdi her köşesinde farklı hayatların sürdüğü koskoca bir ülkeyi belkide içinde barındıran şehir..karanlıkta tüm perdeler indiğinde tüm çirkinlikler görünmez olduğunda bu pürüzsüz görüntün izlenmeye değerdi..

Saturday, June 19, 2010

bir öğrenci finali verdikten sonra nasıl hissetmeli?

Uzun uzun yazı yazmayalı çok oldu. Kurulları, finalleri atlattım da geldim. Artık hayat daha güzel. Hayatta hiçbir şey hiçbir zaman iyiye gitmez felsefesine verilen bir yaz tatili. Tatil bu bakımdan güzel şey. Sanki olan oldu, olacak olan ilerde bana dokunmaz, eğer hiçbirşey düşünmezsem hiçbir kötü şey olmazcılık tatilin lokomitifi sanki. O kadar güzel ki sorumluluk sahibi olmadan yaptığın şeylerle övünmek. Hani yapmışsın ve bitmiş ve yaptıklarının seni bir yere taşıyacağı duygusu. Şimdicilik, carpe diemcilik siktirsin gitsin bu noktada. Ben google'ım ben feysbuk'um ben herşeyim. Hem de karşılığında bir şey vererek ulaştım bu noktaya. Şu anda bulunduğum noktada geçmişe gidip bir şeyleri düzeltmem gerekmiyor yada geleceğim için endişelenmem. Bugün, şimdi, bu gece hiçbir şey beni ilgilendirmiyor çünkü bunu hakettim. Bu haketmişlik duygusu hiçbir günü gününe yaşama hayalperestinin tadamayacağı korkunç bir doygunluk veriyor. Başarılı olmanın dayanılmaz mutluluğu. Başarılı olmanın şartı olarak da koyduğu hedefi tamamlamak olan birinin başarısı, mutluluğu. Mutluluk. Mutluluk. Mutlak Mutluluk. Mutluyum. Mutlu olmayı hakettiğime inanıyorum.

Sunday, May 30, 2010

Küçük siyah dans ayakkabıları

A yapması gerekenleri yani ödev vs. yaptıktan sonra kendi kendine kaldı ve düşünmeye başladı. bir yandan da müzik dinliyordu. 500 days of summer adlı filmden bir şarkiydı ve film kadar güzeldi. zaten film sıradan bir aşk filmi gibi değildi tıpkı o parçadan aldığı his gibi bir tat bırakmıştı damağında. bir anda yeni aldığı ayakkabısını hatırladı A ve ayakkabıyı alırken karar vermesine yardımcı olan elbisesini geçirdi üstüne. saçını toplayıp at kuyruğu yaptı,gerdanını ortaya çıkaran elbisesine saçından düşen bir tutam ayrı bir hava katmıştı. herşey o kadar büyüleyici o kadar güzeldiki hiçbirşeyin bunu bozmasını istemedi. sonra o peri masalı timsali hayallerinden gerçek dünyaya döndüğü o an,siyah ayakkabılarıyla attığı dans adımlarından geriye gerçekler ve aynadaki görüntüsü kalmıştı. o elbiseyi giydiğinde hayallerinin prensi gelip elinden tutup götürmüştü peki ya sonra şimdi ne vardı dört duvardan başka? şimdi bu duygusal anlara dalmak istemiyordu A. üstündekileri bir bir çıkardı,katladı özenle,ayakkabısını da kutusuna yerleştirdi tekrardan ve dolaba koydu. sonra yatağına uzanıp Hero adlı parçayla beraber hayaline kaldığı yerden devam etti ta ki herhangi bir gerçeklik onu uyandırana kadar...

Tuesday, May 18, 2010

automatic

Scrubs'u her bölüm aynı şey sadece bi iki replik bide espriler değişik diye suçlayanlar gelsinler tıp fakültesine. Scrubs'da geyik ayağına verdikleri mesajları etrafınızda gördükçe anlıyorsunuz böyle dizilerin değerini. Bu işkenceye katlanabilmek için "role models" denilen tipler seçiyosunuz. Tabi bayaa yalan. Ekşiden lanetli olduğum bu günlerde can sıkıntısından ders çalışıcam neredeyse, ama yok oturup içimdeki bu garip hissin geçmesini beklemeliyim. Ders çalışamam çünkü pointer sisters gerçekten kızkardeşlerden oluşuyormuş. Ben o vokali hep transeksüel sanıyodum.
Hayat bu kadar önemli olmalı bir insanın gözünde. Çok da elden düşürmemeli:

Monday, May 10, 2010

Hayat bir sahnedir

Bahardan alıntı zamanlar yaşadığımız bir kış akşamıydı. Çiçekler, ne olmuştu onlara susuyorlardı,bir damla bahar yağmuru almamışcasına susuyorlardı. Peki ya insanlar nerede,neden durmuştu zaman sanki. Hayat bir sahnedir demişti Shakespeare...Kimileri oyuna daha baştan dahil olamadılar ve ne olduğunu dahi tadamadan terk edildiler. Kimisi oyuna girdi ve kendini o kadar kaptırdıki rolüne aslında kim olduğunu, daha merdivenlere tırmanmadan önce nefes almaya başladığı noktanın ne olduğunu unuttu ve onu sahneden indirmek için gelen ölümle dahi dans ederek son nefesinde de kendi olamanın hüznünü yaşattılar seyircilere. Bazısı sahneye doğru yol alırken o kadar ürkek davrandılarki bir anlık hataları onların kendi kendilerini sahneden itmelerine neden oldu ve kimileri son anlarında dahi kendi bedeninde var olabilmenin verdiği huzurla selamladılar terk etmeden önce sahneyi ve bir gülümsemeyle anlattılar herşeyi. Peki ama bu sahnenin suskunluğu niye nedendir bu durgunluk? dedi. Etrafına baktı çapraz işaretli bir noktanın üzerinde sahnenin tam ortasında duruyordu etrafında katman katman halkalar çizilmişti bembeyaz bir tebeşirle. Sahnede onun zamanıydı tek başına bir oyun sergiliyor gibiydi. Odaklanmalıydı tam karşıya kendine oradan bir seyirci seçmeli ve odaklanmalıydı uzaklara doğru ‘başını kaldır,eğme eğme başını’dedi, odaklandı karşıya ve kendi çemberinde döndü durdu. Bir sonraki halkaya geçti döndü durdu. Sonsuz boşluğa işaret eden o son halkanın dışına çıkmak istesede yapamadı timsahlar yerleştirmişti oraya hani hep kardeşiyle çocukken oynadıkları o oyun gibi. Evde bir halıdan diğerine zıplarken boşluklara basmamaya çalışarlardı ve büyük kocaman timsahların olduğu hayaliyle korkarlardı. Oyunu zevkli kılan sanırım bu korkuydu yaşanan anlık telaşlardı. Geri döndü başladığı noktaya ve sonunu daha şimdiden çizdiği oyununda sabırsızlıkla çizgilerin kendi kendine yokolmasını bekledi. Elini yüzüne götürdü terlemişti heyecandan, parmaklarındaki tebeşir tozlarını farketti, ilkokulda nasılda çok severlerdi tahtaya yazı yazmayı hele renkli olanlar onlarki az bulunanlardı ve yazılamayacak derecede küçük miktarlarıyla dahi yazmaya çabalarlardı parmaklarıyla bastırarak. Tenefüs olupta hoca gidince birşeyler yazma isteğiyla tahtaya koşar ve birer birer bölüşürlerdi tebeşirleri. en büyük dertleri ne yazacaklarıydı,kimi son dersten akıllarında kalanlardan birşey yazar ve hocayı taklit ederlerdi,kimisi güzel resim çiziyor olduğuna güvenerek bir deniz kenarını kondurturdu tahtaya,kimisi daha yeni bir müzik aleti çalmaya başladığı için bir sol anahtarı kondururdu tahtaya kimisi ise 62’den tavşan yapardı yeşil tahta bir kır haline bürünürdü o an. Ve işte tavşanların koşuşturup durduğu bir ormanın yanındaki sahilimiz biraz müzik ve sesler,tamı tamına huzurlu bir ortam yaratmışlardı.o yeşil renkli tahtaların olduğu zamanın çocuğuydu ve şimdi kaygan beyaz bir tahta üzerine yazı yazdığı o siyah tiner kokulu kalem yabancı geliyordu ona ve yeşil tahtadan ne kadar silmeye çalışırsan çalış izinin kaldığı o zevki yoktu bu tahtalar bir çırpıda bembeyaz haline dönüyordu. Terini sildi derin bir nefes aldı ve son perdesini oynamadan önce yaş halkalarını andıran o beyazlıkları yavaş yavaş silerek sahneyi beyaz bir toz bulutu içine aldı. Kollarını aynı özgürlüğe açtığı o resimdeki gibi gökyüzüne doğru açtı arkasına denizi alarak. Sarı tavşanı geçiyordu zıpzıp önünden ve SON diye haykırdı...Yağmur yağmadı çiçek açmadı ve insanlar gelmedi...

Saturday, April 17, 2010

walk on

Walk on, walk on
What you got they can't steal it
No they can't even feel it
Walk on, walk on...
Stay safe tonight
 "This guy says hello, i wanna kill myself" dedi Joey. Başlarda ne güzeldi, sonradan bozdu diyemedim. Eleştiride kullandığım kısıtlı terminolojimin ana direği sarsıldı. Nasıl devam edilir ki, hiç aklınızdan çıkmayan o insanları nasıl unutabilirsiniz ki? ikibindörtten bu yana ne kadar zaman geçmiş, tarihin eleştirisi yapılmaz. Nerden baksan altı yıl olmuş dizi biteli. Neden o zamanda yaşamadım ki ben, şimdi üstünden altı koca yıl geçmiş olacaktı, ben yeni insanlar tanımış olacaktım. İnsanlarla konuşurken "Hey, ben sürekli geçmişi düşünüp harcadığım zamana üzülen biriyim" diyebilseydim. Altı koca yılda neler başarabilirdim. "Don't squander time, for that's the stuff life is made of." Bir ay içinde altı kişinin on yıllık hayatını yaşadım. Olabildiğince gerçek, pembe dizi gibi değil. Hedefi olmayan insanlar, hedefi olan insanlar, mutsuz, mutlu. Bir ayda hikayeleri altı yıl önce bitmiş olan altı arkadaşın hayatını yaşadım. On yıllık hayat ve filmlerde görmeye alıştığınız gibi olmayan hayatlar bunlar. Altı yıl sonra onların onaltı yıl önceki hayatlarının başladığı yerde olacağım. "Thank you for all the good memories" lafını takiben "Young Turks" ve güzel bir aşk hikayesi başlar. Friends herşeyi geride bıraktığın yerde başlar. Son aslında başlangıçtır. O dakikadan sonra bana herşeyin kötü gideceğini söyleyebilirsin, bunları aşacağımıza eminim derim. Yine de çok acı şekilde veda eder:



and I know it aches
How your heart it breaks
And you can only take so much

Walk on, walk on

Leave it behind
You got to leave it behind
All that you fashion
All that you make
All that you build
All that you break
All that you measure
All that you feel
All this you can leave behind

Thursday, April 8, 2010

Diş macunu

Kafası dalgındı. Masasına oturmuş olan biteni düşünüyordu bu düşüncelerle dolu günün tıpkı çalan parçada da olduğu gibi bir eylül akşamı olmasını istedi bir an. Kendini o eylül akşamının yağmurlu hafif kasvetli ve soğuk atmosferine kaptırdı. Kafasındaki onca düşünce tıpkı atlı şovalyeler gibi çarpışıyor ve bu zamana kadar seyrettiği filmlerden en esaslı savaş sahnelerini aklına getiriyordu. Sesler...görüntüler...Masasını gözden geçirmeye başladı bu sefer. Kitaplar, kimbilir ne zamandır orada duran su şişeleri, penguen ve uykusuz önceki haftalardan kalma, şarj aleti aslına bakarsanız herşey vardı masasında hele en ilginç olanı tirbişondu. Kimbilir ne zamandan beri orada duruyordu, bir an için kendini unutup tirbişonu düşündü yalnız köşesine çekilmiş beklentileri olmaksızın sadece duran ve biri onu kullanana kadar belkide orada durmaya devem edicek olan varlığı. Bundan da vazgeçti çünkü gözüne çarpan başka birşey onu tamamiyle apayrı dünyalara götürmüştü. Bu bir dişmacunuydu hala kutusundaydı. Alelacele aldığı o günü ve kullandığı zamanı hatırladı. O gün eczaneye girip hangisini alsam diye düşünürken aslında dişmacunlarının öyle ya da böyle aynı olduklarını ve ne kadar incelersen incele tek farkettiklerimizin kaplarında yazan ilgi çekici sıfatlar olduğunu ve seçimlerimizi onlara göre yaptığımızı farketti. Aslında hayattaki birçok tercihimize ne kadar da benzediğini düşünüp kendi kendine ayaküstü yapılan bu değerlendirmenin yersizliğini farketti. Bunu alıyorum dedi ve eczaneden çıktı. Onun için en güzeli paylaşımın değeriydi, birlikte kullandıkları dişmacunu elindeydi ve dişini fırçalamak istedi bir an o paylaşım anının tadını tekrar yaşayabilmek için. Ve işte gene sandalyesine oturmuş masanın başındaydı, ferahlamıştı ve diş fırçalamak hiç bu kadar güzel olmamıştı...

Sunday, March 28, 2010

say `yes`, at least say `hello`

Tarih yirmisekiz mart. Yazıya başladığım anda yirmidokuz mart olmasına yarım saat var. Çok da önemli değil yani.

Password. Pass-Word. Geçiş sözcüğü. Parola. Şifre değil yani. Aslında şifre olarak çevirerek hata ediyoruz. Çok da önemli değil yani.

Duştan sonra sakal kesmek... Sakallar nemden yumuşadığı için, keratinin yapısının gevşemesi hesabı... Daha rahat tabi, duştan önce katır kutur kesmeye göre. Zaten traşta sıcak su kullanmanın amacı da o, yumuşatmak. Çok da önemli değil yani.

Saat yirmiüç otuzüç. Geceyarısı itibariyle resmen son dört gün kalacak kurul sınavı için. Çok da önemli değil yani.

Tuesday, March 16, 2010

Koku

Bir kokunun adı sanı hiçbir zaman pahalı markalar adı altında yer almadı kafamda.'iyot' ya da 'yosun' ya da çağrıştırdığı anılarla adlandırırım kokuları.ama şimdi etrafımda binlerce farklı kokunun markalarla dillendirilip adlandırıldığı bir sistem var.her sistemde o sistemin özelliklerini taşımayanlara olduğu gibi bunda da her an üzerinize sıktığınız kokunun adının sorulması riskiyle karşılaşabilir ve bilmediğiniz zaman kokusuzlar köşesine atılabilirsiniz.ve bu merakın nedenini anlayamadan kendinizi elinizde o şişeyle bulursunuz ve adın ne bakıyım senin derken okursunuz üstündekileri hani şu her sabah alelacele üstünüze sıkıpta önemsemediğiniz şişeyi.sonra kendinizden emin cevabını biliyorum artık diyerek devam ederken hayatınıza bu sefer farklı bir soru gelir: eau de toilette mi eau de parfume mü?şimdi önce hönk diye kalıp sonrasında arkada bir yerlerden fransız enstanteleri taşıyan melodiler duyduğunuzu sanırsınız,karşınızdaki bunu o kadar büyük bir ciddiyetle sormuştur ki bir anlık bu sorunun cevabını vererek aslında Nirvana'ya ulaşacağınız edasına kapılırsınız.evet işte şimdi bu sistemin ikinci evresi başlıyor ve siz o ne ki diye sorduğunuzda kokunun kalıcığıyla ilgili birtakım zırvalıkları dinleyip bunun hayatına çok şey katacağına kendini inandırmış kişiye saygı duyuyorsunuzdur(!).sistem kendi ritüelini kendi içinde bu sorularla ve deneyimlerle tamamlamış gibi gözüküyor şimdilik...
aslında parfüm olarak adlandırılan kokular dışında bu hayatın kendi içinde taşıdığı kokuların bize yüklediği anlamlar hepsinden daha büyük etkilere sahip.kadıköyde alkımın yanından geçipte beşiktaş iskelesinin önüne her geldiğimde beni karşılayan ve minibüslere kadar eşlik eden o koku mesela.iyot mu yosun mu diyerek yaşadığımız ikilemlerin her gün tekrarlandığı o lise yıllarını ve oradan geçerkenki hallerimizi bana hatırlatan o duyumsal an. ya da her sabah yatağımdan kalkıpta sabah mahmurluğuyla nerede olduğumu idrak edemediğim o saniselik anda hafif hafif yurt penceresinden giren rüzgarın getirdiği harikulade(!) fabrika kokusuyla bir an uyarılıp nerede olduğumu anlayışım ve kendime gelişim.peki ya yeni kesilmiş çimen kokusu işte o an anlarım baharın geldiğini ve kemiklerim ısınır her ne kadar güneş kendini geri plana çekipte soğuğu buram buram üzerima salsa da.peki ya şimdi bu kullandığın parfümün adı ne? parfümün eau de toilette mi,eau de parfume mü?

Sunday, March 14, 2010

tıp bayramı

Einstein "İzafiyet Teorisi" ni ortaya koyduğunda aklından ne geçiyordu bilmiyorum ama, yüzyıllardır gelen bir ihtiyaca kulak verdiği kesindi: o da insanların tek tip olmadığının bilimsel bir açıklamasıydı. İnsanın tadabileceği pek çok acı vardır, bu tamamen nöron hücrelerimizin biyokimyasal etkileşimleriyle ilgilidir, daha fazla veya daha az değildir. Ya da bilime haksızlık etmezsek, açıklayabildiğimiz kadarıyla bu kadardır. Bazı gerçekler vardır ki; amerikan filmlerinde olur, çocuk yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenir "Biyolojik anne/babam nerede?" diye sorar. Bunlar klasik tepkiler olduğu için bilebiliriz. Ama asıl insanı derinden etkileyen şeyler yıllarca süren uğraşlarının sonunda elde ettikleri sonuçların, veya öyle demeyelim sonuca ulaşması gerekmiyor, çalışmaların insanı hangi sonlara götüreceğinin bilinememesidir. Eskiden krallar ordularını "to whatever end" mantığıyla yetiştirdikleri için o kabullenmeyi baştan yaşıyorlardı belkide, yani en azından ben öğrendiklerimin birgün canımı acıtacağını bilemezdim heralde. Hani insan hazırlıklı olmuyor bazen. Etrafındakilere tahliller yapmaya başlıyor, bunu en kolay olan yoldan; kısıtllı bilgisine göre yorum yaparak sağlıyor. CPR(Cardiopulmonary Resuscitation) öğrendiğim günden beri 4 ay geçmedi daha. Ne biliyim pek çok olay birbirini kovaladı vs.. Aileye öğrendiklerini paylaşma evresi eninde sonunda geliyor işte... Birgün baygınlık olmadan, şok pozisyonunda hastaya nasıl davranılması gerektiğini öğretirken, bundan 40 yıl önce ölmüş annenizin babasının nasıl öldüğüne konunun nasıl geldiğini anlayamıyor işte. Diyorum ya hayat bu. Kanserden öldü zannettiğiniz dedenizin, ameliyat sonrası zayıflayan boyun duvarının incelmesi sonucu yırtılan carotis(şah damarı) kanaması sonucu öldüğünü, ölümden kırk yıl sonra annenin öğrenmesi sonucu oluşan havayı engelleyemiyorsunuz işte. Carotisi yırtılan insanın beynine oksijen gitmez, saniyeler içerisinde şoka girer, bilincini kaybeder ve boş gözlerle etrafına bakar. Annem ve diğerleri onun bu son halini görmüşler: gözler açık, bilinçsiz, boynundan kanlar fışkırırken ve beyinden habersiz kalp kan pompalamaya devam ederken ve yine beyinden habersiz diyafram düşen kan ph'ını dengelemek için daha hızlı kasılırken, ve kasıldıkça kanları boğazında düğümlerken... Bugüne kadar çok acı çekti, gözü açık gitti sanmışlar, ama artık annem biliyor ki hiçbirşey hissetmedi bile, huzurlu bir şekilde öldü... Öğrendiğim birşey bir hayatı değiştirdi, aynı zamanda benim de hayatımı değiştirdi. Bir insanın gözündeki sizi dinleyen, sizin ağzınızdan çıkan her rahatlatıcı sözü dikkatle havada kapan, bağımlı hava... Annem ve dedem...

Tıp bayramınız kutlu olsun...

Friday, March 12, 2010

the new order

Hayatın bizi sokakta görsen saygı duymayacağın ama arkadaşın arkadaşı ayağına konuşmak zorunda kalacağın, konuştuğunda herkese gösterdiğin yüzünü onun da yüzüne karşı gösterip gösteremeyeceğini sınadığı testlere sokmasına kılımsılaşıyorum. Kılımsılaşmak aslında ne biliyim, insan bir sav öne sürdüğü zaman karşısındakinin bunu anlayabilmesini bekliyor. Yani anlamak dediğim felsefi düşünme disiplininde kendi düşüncesi ne olursa olsun belli tabanlara oturtup değerlendirmesini bekliyor. Hepimiz siyasetçi olmak için yetiştirilmedik ki, ben ne biliyim herkese karşı nasıl konuşulunacağını? Yani ters birşey söylediğimden değil ama ne biliyim işte insanların sizin hakkınızdaki izlenimlerini nasıl kullanacağını bil(e)memek ve bunun sonuçlarını görememek kötü olsa gerek. Şimdi aptal saptal şeyler düşüncekler belki ne biliyim, yada herkes düşünmüyor bence ama en azından bunu herkesin günde bir iki saat düşünmesi gerekir: İnsan aktivitelerini belli bir disipline uygun bir şekilde düzenlemelidir. Aktiviteden kastım tam türkçeye çevrilmedi ama işte, katı kurallar olmayan ama temeli aynı olan eylemler diyelim. Şimdi hayatta saygı duymayacak olan kişinin de size karşı aynı hisleri gösteriyor olması sorunun temeli zaten. Ortak düşünce anlayışımız olsun birbirimizi kırmadan ona göre yargılayalım değil mi? Her insanın bir düzeni var. Şaşırmayalım.

bir `tüpçü` rüyası

And I meant every word I said
When I said that I love you I meant
That I love you forever

Bir hissi, hisseder gibi olup hissetmek için illa gerçekten hissetmek gerekmiyor. Müziğin o tonu size kafanızda birşeyler canlandırmanıza dair kodlar yolluyor ve milyonlarca kimyasal etkileşim sonucunda kafanızda bir imaj oluşuyor. Platon idea demiş ne güzel demiş. Kusursuz bir tablo oluşuyor kafanızın içerisinde. Arkada dağlar, silik, üstü açık bir arabanın içinde bir kolunuz dışarı sarkmış, koca güneş gözlüklerinizi takmışsınız, güneş kesinlikle rahatsız etmiyor ama güneşin verdiği sıcaklıktan dolayı eriyen asfaltın lastikle reaksiyonu sonucu oluşmuş güzel kokuyu alabiliyorsunuz. Yanınızda beyazlar içinde siyah gözlükleriyle bir bayan, sizin üstünüzde açık mavi bir takım elbise, kravat yok. Belli ki ya evlenmişsiniz, yada arkada bıraktıklarınızı düşünmeden bir tatile gidiyorsunuz. Arabanın koyu sarı deri koltukları bile rahatsız etmiyor sizi ve ilahi bir ses size "Keep On Loving You" çalıyor arka planda. Hayal kurmamı sağlayan, beni kafamda yarattığı idealarla mutlu eden tüm amerikan sinema/müzik sektörüne binbir teşekkürü borç bilirim.
And I'm gonna keep on lovin you
Cause it's the only thing I wanna do
I don't wanna sleep
I just wanna keep on lovin you
Bu da REO Speedwagon'dan gelsin:



Arabayı LPG sistemine geçirmek hiç bu kadar fantezik olmadı...

Tuesday, March 2, 2010

code brown

Hayatta biyerde kendini kaybettiğini anlayan kişilere imreniyorum. Ne biliyim; artık günlerin ne olduğunu karıştırıyordum, beş dakika önce ne yaptığımı bilmiyordum gibisinden klişeleri oluyor bu insanların. Düşünsene adam dip noktasını biliyor ne güzel. "O lanet halimden kurtuldum dostum", "O sıralar sana rastlasam lanet çeyreklik dilenirdim senden" gibi şeyler söylüyorlar. Peki şimdi insan yaşantısını analitik düzleme yatıralım, doğduğumuz anı sıfır noktası olarak kabul edelim ve vertikal eksende birden yüze kadar puanlandıralım hislerimizi. Bence herkes hayatının belli noktalarında sıfırı görmüştür. Yada ne biliyim sıfıra çok yaklaşmıştır falan. Böyle ele alırsak pek bi bok anlamıyoruz tabi dertli zenci dostumuzun geri dönüşümünü. Yani sıfır noktasında uzun bir süre durmuş desen de aynı şey, arada mutlaka mutlulukları olmuştur bu lanet adamın. O yüzden bir kural düzenine oturtmak lazım bunları. Mesela bir ay boyunca saniyesi saniyesine yaşadığı hisleri puanlandırıp ortalamasını alıp "bu ay da böyleyim işte" diyebilir mesela. Kafannı sikiyim dibini bilen insan. Burada insanlara hayatlarında birden büyük bir atağa geçebilecekleri ümidi verip kandırıyorsun bizi. Yarım saat önce tuvalete gittiğimde ondan yarım saat önce tuvaletimi yaptığımı hatırladım. Şimdi ben bu halimden "Abi dibe vurmuştum anlıyor musun beni.. böhüüü" diye bahsetsem hoş olur mu yani? Anlıyor musun beni?

Adam olun lafınızı bilin arkadaş!

Sunday, February 21, 2010

embedding disabled by request

Role model diye bir zırvalık var. Scrubs şuana kadar "My Role Model" "Her Role Model" "Our Role Models" adlarında üç bölüm yaptı yanılmıyorsam.

i'm not a robot without emotions-i'm not what you see
i've come to help you with your problems, so we can be free
i'm not a hero, i'm not a saviour, forget what you know
i'm just a man whose circumstances went beyond his control
beyond my control-we all need control
i need control-we all need control

Bugün de Windows 7 eleştirime* sevgili bir sözlük yazarı, öyle eleştirmek olmaz, "beğenmedim, almayın" yazacaksın dedi. Hey allahım ya. O değil de 20 olcaz nerdeyse, şurada bi aksilik çıkmazsa sağlıklı yaşayabileceğim 40 yılım kalmış. 20 olunca daha bi hadi üçte biri gitti gerisini iyi geçirelim bari deniliyormuş. 30 olunca, gitti anasını satim yarısı hiçbibok yapmadık iyi mi deniyormuş. 40 olunca, çoğu gitti azı gitti ben ne yaptım zamanı geri alamıyorum diyip manyanıyormuş. Yerim sizi. Sonuçta dünyada hayat denilen oluşumu sürdüren, ki bu oluşum bizden milyonlarca yıl önce kendini bilmez atom parçacıkları tarafından atıldı, milyonlarca canlıdan biriyiz. Duygularımıza sıçıyim. Mükemmeliyetçiliğimize sıçıyim. Ben yaptım olduculuk gerek bize. Fatih Terim olmalıyız. Arkaya bakmayıp günü yaşayıp ileriye bakmalıyız. Domo arigato Fatih Hoca. 100 yıl sonra insanın duygularını bir şekilde kontrol edebilmeyi başarınca asıl güzel olacak. Güzel günler göreceğiz. İnsanın doğası diğer canlıların doğasından pek de farklı değil. Biz yarattığımız ekonomi, falan gibi düzenlerle hayatı rayına koyuyoruz. Yani bir raya ihtiyaç duyuyoruz. Öteki hayvanlar işiyolar yani ne var. Biz de belli bir yere işiyoruz sonuçta. Gidip salondaki halıya işemiyoruz. Hayvan da afrikadand kaçıp New York'a gelmiyo durup dururken. Kendi çevresine işiyo. Dolayısıyla, hayata ne kadar anlam yüklesek de aslında bizim hayatı raya sokmamızdan öteye gidemiyor. Yani ne biliyim anca büyük raya daha bir konfor katabiliriz. Bu ezikliğin farkına varanlar genelde kendilerini daha büyük bir güce teslim ediyorlar. Hayatından memnun kısım ise tabii ki yok öyle bişi bakın biz yaptık oldu( bkz: fatih hoca) diyorlar.

Ey sudan karasal yaşama geçen sevgili su canlısı. Ey yıllardır evrimini tamamlayamamış sevgili kurbağalar. Kardeşlerim. Rakı şişesinde balık olmak vardı şimdi. Artık evden eğleniyoruz. Eskiden bir hafta evden çıkmayınca bir sorun olduğu düşünülürdü. Şimdi mesela bana çok doğal geliyor. Bir ay evden çıkmadığım oldu mesela. Ey canlılık. Vücudumuzu varlığını sürdürmek için bir araç olarak kullandığın belli. Ne biliyim,  varlığını daha kolay sürdürmek için seksi zevk haline isviçreli bilim adamları getirmedi yani. Neyse işte, sana sözüm şu: şurda yaşayacağım ömür kaç sene? Sikme iki kuruşluk zevkimizi...

Thursday, February 18, 2010

and that is why we love rock'n roll



Bismillah diye giriyorum. Uzun zamandır new wave'dir, piano cover'lardır bir nane molla hayat sürüyordum. iTunes genius sağolsun bu parçayı çaldı bana. Yerim seni aytuns, yirim walla. Gene acı çeken bir çocuk falan sözlerine girmiycem ama, yerim o gitar tonunu. Distortion pedalınızı yalıyim efendiler. eğtiin end layf beybi.



İkinci olarak da bu parça. Kısa kısa yazdım ama bu parçayı yazan insan olamaz gibisinden klişelerle gelmek istemiyorum. Zaten iyi bi dj de olmaz benden. Aslında hayalini kurmadım değil "sıradaki parça nunu ve sarı benle beni dinleyene gelsin" falan ne biliyim. Bi film sahnesi gibi hani. Tüm o radyo aletlerinin başında ben. Kafamda koca bi kulaklık var. Böyle tuşları ileri geri götürüyorum. Ben bu kelamı edince kamera onu gösteriyor. Gözler pırıl pırıl böyle. Tabi ortamla alakasız bir şarkı giriyor onu anladık da işte. O diil de. Rock'n Roll baby!

Friday, February 12, 2010

tatil insanın kendine yakışanı giymesidir

Bir İstanbul macerası daha sona erdi sanırsam. Aklımda kalan tüm o güzel anılar için böcüüme teşekkür etmem gerekir sanırsam. Eğer tatil insanın kendine yakışanı giymesiyse, en güzel kıyafet böcük-dye vest gibi bişi olması gerekir sanırsam. Sanırsam bu yaptığım en güzel tatillerden biriydi. En güzel tatil daha yapılmamış olandır çünkü. Özetlemek gerekirse, kalorifersiz bir soğuk, üç kangal sucuk, iskeder-adana kebap, astech kazık pil, drunken wisdom, wlan, metro, metrobüs, 62, 97b, 97t, 110, 20ü, tünel, kabataş, yerli kahvaltıda %50 indirim, avatar, rüya-gerçek, nene filmi, kova+iki kola, kanyon, ikea, isveç köfte, cevahir, nautilus, tulumba vs.. daha da vardır eminim de bir solukta aklıma bu kadar şey geldi. Gene de iyi gelmiş aklıma, hee bide hiyaaaa var ki o tadından yenmez. Son olarak 8tl diyorum ve bu yazıyı sonlandırıyorum.

Thursday, January 14, 2010

If you chose to criticise You choose your enemies

You're no different to me, yeah!

-Ozzy Osbourne
-Medyumlar dine saygılıdır. Dindarlar medyumları sevmezler.
-Dindarlar dini ayetlerin geleceği yansıttığını söylerler, medyumlar falların.
-Dindarlar inandıklarını söyledikleri şeyleri gerçek hayatta uygulamazlar, e medyumlar da öyle.
-Medyumlar da dindarlar da herşeyi gören ve bilen birisinin varlığını kabul ederler.

Yazarın görüşü: Fuck you dolphins!