Sunday, March 28, 2010

say `yes`, at least say `hello`

Tarih yirmisekiz mart. Yazıya başladığım anda yirmidokuz mart olmasına yarım saat var. Çok da önemli değil yani.

Password. Pass-Word. Geçiş sözcüğü. Parola. Şifre değil yani. Aslında şifre olarak çevirerek hata ediyoruz. Çok da önemli değil yani.

Duştan sonra sakal kesmek... Sakallar nemden yumuşadığı için, keratinin yapısının gevşemesi hesabı... Daha rahat tabi, duştan önce katır kutur kesmeye göre. Zaten traşta sıcak su kullanmanın amacı da o, yumuşatmak. Çok da önemli değil yani.

Saat yirmiüç otuzüç. Geceyarısı itibariyle resmen son dört gün kalacak kurul sınavı için. Çok da önemli değil yani.

Tuesday, March 16, 2010

Koku

Bir kokunun adı sanı hiçbir zaman pahalı markalar adı altında yer almadı kafamda.'iyot' ya da 'yosun' ya da çağrıştırdığı anılarla adlandırırım kokuları.ama şimdi etrafımda binlerce farklı kokunun markalarla dillendirilip adlandırıldığı bir sistem var.her sistemde o sistemin özelliklerini taşımayanlara olduğu gibi bunda da her an üzerinize sıktığınız kokunun adının sorulması riskiyle karşılaşabilir ve bilmediğiniz zaman kokusuzlar köşesine atılabilirsiniz.ve bu merakın nedenini anlayamadan kendinizi elinizde o şişeyle bulursunuz ve adın ne bakıyım senin derken okursunuz üstündekileri hani şu her sabah alelacele üstünüze sıkıpta önemsemediğiniz şişeyi.sonra kendinizden emin cevabını biliyorum artık diyerek devam ederken hayatınıza bu sefer farklı bir soru gelir: eau de toilette mi eau de parfume mü?şimdi önce hönk diye kalıp sonrasında arkada bir yerlerden fransız enstanteleri taşıyan melodiler duyduğunuzu sanırsınız,karşınızdaki bunu o kadar büyük bir ciddiyetle sormuştur ki bir anlık bu sorunun cevabını vererek aslında Nirvana'ya ulaşacağınız edasına kapılırsınız.evet işte şimdi bu sistemin ikinci evresi başlıyor ve siz o ne ki diye sorduğunuzda kokunun kalıcığıyla ilgili birtakım zırvalıkları dinleyip bunun hayatına çok şey katacağına kendini inandırmış kişiye saygı duyuyorsunuzdur(!).sistem kendi ritüelini kendi içinde bu sorularla ve deneyimlerle tamamlamış gibi gözüküyor şimdilik...
aslında parfüm olarak adlandırılan kokular dışında bu hayatın kendi içinde taşıdığı kokuların bize yüklediği anlamlar hepsinden daha büyük etkilere sahip.kadıköyde alkımın yanından geçipte beşiktaş iskelesinin önüne her geldiğimde beni karşılayan ve minibüslere kadar eşlik eden o koku mesela.iyot mu yosun mu diyerek yaşadığımız ikilemlerin her gün tekrarlandığı o lise yıllarını ve oradan geçerkenki hallerimizi bana hatırlatan o duyumsal an. ya da her sabah yatağımdan kalkıpta sabah mahmurluğuyla nerede olduğumu idrak edemediğim o saniselik anda hafif hafif yurt penceresinden giren rüzgarın getirdiği harikulade(!) fabrika kokusuyla bir an uyarılıp nerede olduğumu anlayışım ve kendime gelişim.peki ya yeni kesilmiş çimen kokusu işte o an anlarım baharın geldiğini ve kemiklerim ısınır her ne kadar güneş kendini geri plana çekipte soğuğu buram buram üzerima salsa da.peki ya şimdi bu kullandığın parfümün adı ne? parfümün eau de toilette mi,eau de parfume mü?

Sunday, March 14, 2010

tıp bayramı

Einstein "İzafiyet Teorisi" ni ortaya koyduğunda aklından ne geçiyordu bilmiyorum ama, yüzyıllardır gelen bir ihtiyaca kulak verdiği kesindi: o da insanların tek tip olmadığının bilimsel bir açıklamasıydı. İnsanın tadabileceği pek çok acı vardır, bu tamamen nöron hücrelerimizin biyokimyasal etkileşimleriyle ilgilidir, daha fazla veya daha az değildir. Ya da bilime haksızlık etmezsek, açıklayabildiğimiz kadarıyla bu kadardır. Bazı gerçekler vardır ki; amerikan filmlerinde olur, çocuk yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenir "Biyolojik anne/babam nerede?" diye sorar. Bunlar klasik tepkiler olduğu için bilebiliriz. Ama asıl insanı derinden etkileyen şeyler yıllarca süren uğraşlarının sonunda elde ettikleri sonuçların, veya öyle demeyelim sonuca ulaşması gerekmiyor, çalışmaların insanı hangi sonlara götüreceğinin bilinememesidir. Eskiden krallar ordularını "to whatever end" mantığıyla yetiştirdikleri için o kabullenmeyi baştan yaşıyorlardı belkide, yani en azından ben öğrendiklerimin birgün canımı acıtacağını bilemezdim heralde. Hani insan hazırlıklı olmuyor bazen. Etrafındakilere tahliller yapmaya başlıyor, bunu en kolay olan yoldan; kısıtllı bilgisine göre yorum yaparak sağlıyor. CPR(Cardiopulmonary Resuscitation) öğrendiğim günden beri 4 ay geçmedi daha. Ne biliyim pek çok olay birbirini kovaladı vs.. Aileye öğrendiklerini paylaşma evresi eninde sonunda geliyor işte... Birgün baygınlık olmadan, şok pozisyonunda hastaya nasıl davranılması gerektiğini öğretirken, bundan 40 yıl önce ölmüş annenizin babasının nasıl öldüğüne konunun nasıl geldiğini anlayamıyor işte. Diyorum ya hayat bu. Kanserden öldü zannettiğiniz dedenizin, ameliyat sonrası zayıflayan boyun duvarının incelmesi sonucu yırtılan carotis(şah damarı) kanaması sonucu öldüğünü, ölümden kırk yıl sonra annenin öğrenmesi sonucu oluşan havayı engelleyemiyorsunuz işte. Carotisi yırtılan insanın beynine oksijen gitmez, saniyeler içerisinde şoka girer, bilincini kaybeder ve boş gözlerle etrafına bakar. Annem ve diğerleri onun bu son halini görmüşler: gözler açık, bilinçsiz, boynundan kanlar fışkırırken ve beyinden habersiz kalp kan pompalamaya devam ederken ve yine beyinden habersiz diyafram düşen kan ph'ını dengelemek için daha hızlı kasılırken, ve kasıldıkça kanları boğazında düğümlerken... Bugüne kadar çok acı çekti, gözü açık gitti sanmışlar, ama artık annem biliyor ki hiçbirşey hissetmedi bile, huzurlu bir şekilde öldü... Öğrendiğim birşey bir hayatı değiştirdi, aynı zamanda benim de hayatımı değiştirdi. Bir insanın gözündeki sizi dinleyen, sizin ağzınızdan çıkan her rahatlatıcı sözü dikkatle havada kapan, bağımlı hava... Annem ve dedem...

Tıp bayramınız kutlu olsun...

Friday, March 12, 2010

the new order

Hayatın bizi sokakta görsen saygı duymayacağın ama arkadaşın arkadaşı ayağına konuşmak zorunda kalacağın, konuştuğunda herkese gösterdiğin yüzünü onun da yüzüne karşı gösterip gösteremeyeceğini sınadığı testlere sokmasına kılımsılaşıyorum. Kılımsılaşmak aslında ne biliyim, insan bir sav öne sürdüğü zaman karşısındakinin bunu anlayabilmesini bekliyor. Yani anlamak dediğim felsefi düşünme disiplininde kendi düşüncesi ne olursa olsun belli tabanlara oturtup değerlendirmesini bekliyor. Hepimiz siyasetçi olmak için yetiştirilmedik ki, ben ne biliyim herkese karşı nasıl konuşulunacağını? Yani ters birşey söylediğimden değil ama ne biliyim işte insanların sizin hakkınızdaki izlenimlerini nasıl kullanacağını bil(e)memek ve bunun sonuçlarını görememek kötü olsa gerek. Şimdi aptal saptal şeyler düşüncekler belki ne biliyim, yada herkes düşünmüyor bence ama en azından bunu herkesin günde bir iki saat düşünmesi gerekir: İnsan aktivitelerini belli bir disipline uygun bir şekilde düzenlemelidir. Aktiviteden kastım tam türkçeye çevrilmedi ama işte, katı kurallar olmayan ama temeli aynı olan eylemler diyelim. Şimdi hayatta saygı duymayacak olan kişinin de size karşı aynı hisleri gösteriyor olması sorunun temeli zaten. Ortak düşünce anlayışımız olsun birbirimizi kırmadan ona göre yargılayalım değil mi? Her insanın bir düzeni var. Şaşırmayalım.

bir `tüpçü` rüyası

And I meant every word I said
When I said that I love you I meant
That I love you forever

Bir hissi, hisseder gibi olup hissetmek için illa gerçekten hissetmek gerekmiyor. Müziğin o tonu size kafanızda birşeyler canlandırmanıza dair kodlar yolluyor ve milyonlarca kimyasal etkileşim sonucunda kafanızda bir imaj oluşuyor. Platon idea demiş ne güzel demiş. Kusursuz bir tablo oluşuyor kafanızın içerisinde. Arkada dağlar, silik, üstü açık bir arabanın içinde bir kolunuz dışarı sarkmış, koca güneş gözlüklerinizi takmışsınız, güneş kesinlikle rahatsız etmiyor ama güneşin verdiği sıcaklıktan dolayı eriyen asfaltın lastikle reaksiyonu sonucu oluşmuş güzel kokuyu alabiliyorsunuz. Yanınızda beyazlar içinde siyah gözlükleriyle bir bayan, sizin üstünüzde açık mavi bir takım elbise, kravat yok. Belli ki ya evlenmişsiniz, yada arkada bıraktıklarınızı düşünmeden bir tatile gidiyorsunuz. Arabanın koyu sarı deri koltukları bile rahatsız etmiyor sizi ve ilahi bir ses size "Keep On Loving You" çalıyor arka planda. Hayal kurmamı sağlayan, beni kafamda yarattığı idealarla mutlu eden tüm amerikan sinema/müzik sektörüne binbir teşekkürü borç bilirim.
And I'm gonna keep on lovin you
Cause it's the only thing I wanna do
I don't wanna sleep
I just wanna keep on lovin you
Bu da REO Speedwagon'dan gelsin:



Arabayı LPG sistemine geçirmek hiç bu kadar fantezik olmadı...

Tuesday, March 2, 2010

code brown

Hayatta biyerde kendini kaybettiğini anlayan kişilere imreniyorum. Ne biliyim; artık günlerin ne olduğunu karıştırıyordum, beş dakika önce ne yaptığımı bilmiyordum gibisinden klişeleri oluyor bu insanların. Düşünsene adam dip noktasını biliyor ne güzel. "O lanet halimden kurtuldum dostum", "O sıralar sana rastlasam lanet çeyreklik dilenirdim senden" gibi şeyler söylüyorlar. Peki şimdi insan yaşantısını analitik düzleme yatıralım, doğduğumuz anı sıfır noktası olarak kabul edelim ve vertikal eksende birden yüze kadar puanlandıralım hislerimizi. Bence herkes hayatının belli noktalarında sıfırı görmüştür. Yada ne biliyim sıfıra çok yaklaşmıştır falan. Böyle ele alırsak pek bi bok anlamıyoruz tabi dertli zenci dostumuzun geri dönüşümünü. Yani sıfır noktasında uzun bir süre durmuş desen de aynı şey, arada mutlaka mutlulukları olmuştur bu lanet adamın. O yüzden bir kural düzenine oturtmak lazım bunları. Mesela bir ay boyunca saniyesi saniyesine yaşadığı hisleri puanlandırıp ortalamasını alıp "bu ay da böyleyim işte" diyebilir mesela. Kafannı sikiyim dibini bilen insan. Burada insanlara hayatlarında birden büyük bir atağa geçebilecekleri ümidi verip kandırıyorsun bizi. Yarım saat önce tuvalete gittiğimde ondan yarım saat önce tuvaletimi yaptığımı hatırladım. Şimdi ben bu halimden "Abi dibe vurmuştum anlıyor musun beni.. böhüüü" diye bahsetsem hoş olur mu yani? Anlıyor musun beni?

Adam olun lafınızı bilin arkadaş!