Saat 6:30 uyanıp telefona baktı. Alarmın çalmasına 15 dk vardı, bu 15 dk’yı değerlendirmek için başını tekrar koydu yastığa. Pencere sonuna kadar açıktı, esen rüzgârla dalgalanan perde yüzünü sıyırıp geçiyordu ve tekrar uykuya daldı. 6:45 alarm çaldı, uyandı. Önce doğrulup oturdu yatağa ve her zamanki o sıradan güne tekrar başladığını fark etti. Yatmadan önce farklı bir yerde uyanmayı dilemişti ama her şey yerli yerindeydi ve bugünü önceki günlerden farklı kılan tek şey değişen tarihti. Suyu ısıtıcıya koydu ve o kaynarken yüzünü yıkamaya gitti, aynaya pas bile vermeden mutfağa yöneldi ve elma çayını hazırladı. Peynir, zeytin, bal ve tereyağını da çıkarıp sabah haberlerini açtı. Bir yandan çayını yudumlarken bir yandan günün haberlerini izledi. Haberler gene hayattan binlerce sahneyle doluydu ve o daha tanışamadan onlarca insan ölüp gidiyordu. Lys sınavının sonuçları açıklanmıştı, üniversiteye giremeyip açıkta kalanlar ya da birincilerin seçtiği okullar. Sıcakların daha da artacağı ve istanbulu kasıp kavuracağı, güney ve ege kıyılarımıza gelen turistlerimizin güzide resimleri vs. bir önceki günden farkı olan trajedilerde aslında değişen şey isimlerdi, gidenler ve yerini dolduranlar. Üstünü hızlıca giyindi çantasını koluna takıp yola çıktı. Yolcu geçidinden geçiyordu, aşağıdan vızır vızır geçen arabalara bakaraktan yürüdü, güneş tepedeydi terler içinde kalmıştı. Koştururcasına tek başına yürüdüğü sokaklardan geçti ve kaçtı aslında oradaki tehlikelerden… Durağa varmıştı, aynı simalarla beraber oradaydı gene işte o durakta. Yandaki inşaata çalışmaya gelen işçiler karşıdan karşıya geçiyordu gene ve işte sevgilisiyle beraber gelen adamda oradaydı o da servisini bekliyordu, sırtında tenis raketleriyle duraktan otobüse binen adam da oradaydı ve uzun saçını itinayla örmüş kadın da oradaydı. Hah işte servis gelmişti, servise bindi şoföre günaydın dedi. İpod’unu kulağına takıp müziğin hayatına kattığı şu son keyifli ve ritimsel anların tadını çıkardı. Servisin camından gördüğü, durakta sırtında çantalarıyla bekleyen o üniversite öğrencileri o kadar tanıdıktı ki her biriyle konuşmak istedi geyik yapmak rahatlamak, ama teker dönüyordu ve şirkete yol alıyordu. Ofise asansör yerine merdivenle çıkmayı tercih etti gene ve oturmadan önce çalışma masasının başına kendine biraz daha dolanmak için bahaneler yarattı. Tuvalete gitti, su içti, toplantı odasının camından dışarıyı seyretti. Şimdi artık ofisteki yerine geri dönmeliydi, bembeyaz duvarlar, ofisteki gri hücreler öyle ki karşında kimin oturduğunu ortadaki tahta parçasından anlayamadığın o masalarda her şey tamamen çalışmaya kurgulanmıştı. Bilgisayarı aç ve çalış çalış çalış. Öğlen arası yemek ye, muhabbetler evlilik vs. ofise geri dön çalış. Ofisteki klimayla dışarının sıcağından kurtuldu. Mutfaktan suyu alıp ofise yürürken insanlara baktı ve herkesin suratının aslında duvarların renginden farksız olduğunu ve bir nevi masalarla bütünleştiklerini fark etti. Bembeyaz suratlar ve anlamsız bakışlar…
İşte asıl önemli olan kısım burası bu birçoğumuzun hayatının gelecekte alacağı hal. Bu monotonluk bu kapana kısılmışlık… Yaz kış ayrımı olmaksızın… Şimdi gitmek istediği yerler var monotonluktan uzak yaşamın tadına mücadele ederek varacağı tıpkı Christopher McCandless gibi. Yatağına uzandı, rüzgâr esiyordu o mor yağmurlukla yürüdüğü yol geldi aklına. Rüzgârla gelen yabancı, mavi montuyla el sallıyordu…
there is a pleasure in the pathless woods
there is a rapture on the lonely shore
there is society,where none intrudes
by the deep sea,and music in its roar:
i love not man the less,but nature more...
Lord Byron