Wednesday, September 30, 2009

seasons in abyss

"there must be some kind of way out of here" said the joker to the thief
there is too much confusion, i can't get no relief

All along the watchtower, birşeyler gelişiyor. Opeth şarkısı gibi. Advent falan gibi hergün. Bir climax var sonlara doğru sıkıcılaşıyor. Hiç final yapmayan bir dizi gibi. Neye çalışıp neye çalışmamam gerektiğini bilmediğim bir sistemde günde 4 saat çalışmam gerekiyor, ki 10 dakika bile çalışacak materyalim yok. Nottan ders çalışmak ne ya? Hayatımda hiç yapmadım ki böyle birşey ben, birden buna alışmam mı gerekiyor? Hayatında bikinili kadın görmemiş adam bana kampüs hayatından bahsediyor. Çanakkaleye alternatif olarak Konya gösteren insanlar var. İnterneti bir ihtiyaç olarak görmeyen, emesen adlı programı kullanmayı bile lalettayyin bilen eysaesaodıajsdoasıjo özlemimle konuştum haberler iyi, tıp sadece geçici. 6 sene. Ne kadar uzun sürebilir ki? Önemli olan seni anlayan birisinin olması bu hayatta ben bunu bilir bunu söylerim!

Sunday, September 27, 2009

aramaya inanmak

Sevgili oğlum, ben şu anda mkm kütüphanesindeyim.tam burası emekli yeri serin ve kitap boluğu mevcut..annene sevgiler .....


Bu maili 13 temmuzda atmış babam. Mkm dediği yer maltepe kültür mermezi sanırsam. Tabi hotmaile atmış bunu ben anca şimdi görüyorum, bi giriyim dedim. Bu insanlar sıkılıyorlar ya. Cidden. Emekli olmak kolay iş değil. Adam sıkılıyor ki oturmuş orda bilgisayarın başına bana mail atıyor. Üzüldüm bak şimdi..

Saturday, September 19, 2009

Hey ! Mr Tambourine Man, play a song for me
I'm not sleepy and there is no place I'm going to


Okullar açılacak lan! Üniversiteye başlıycam ama zerre kadar umurumda değil. Gerçekten, okullar açılacak ve ben yine Kadıköy Anadolu'ma gidicem sabah yine yaz boyu görmediğim arkadaşlarımı görücem. Şuanda bunu düşünmek bile beni korkunç derecede mutlu ediyor. Yatakhaneye 14 yaşımı yeni doldurduğumda girdiğim anı bile hatırlıyorum. Zaman geçtikte en kötü anlar bile güzel geliyor insana. Tüm o üst dönem işkencesi falan, şuanda çok hoşlar. Keşke Cüneyt abi gelip diskmanimi istese gene. Goril gelip masa lambamı alsa. Gecenin bi vakti üst döneme yakalanma korkusuyla o karanlık koridordan sessizce geçsem. Egemen abi gelse yine yol parasını bizden toplasa. Metehan gelip birkaç espri yapsa. Gene bozuklukları saklasak. Bütün o yılları baştan yaşamam gerekse, yine yatakhanede kalır yine aynı acıları çekerdim, o mutlulukları tadardım. Çok özlüyorum herşeyi. Holden Caulfield haklıymış. Don't ever tell anybody anything. If you do, you start missing everybody.

Sunday, September 13, 2009

Heart of Glass - Blondie

Çok acı bir aşk şarkısı olması lazım bunun. Nasıl söyleniyor olursa olsun. Şarkı çalmaya başlayınca eski türk filmlerindeki diskolara gidiyor aklım. Ama öyle eğlenceli olanlarına değil. Ortada bir kız müzik ne kadar hızlı çalsa da yavaşça dans ediyor, uzaklara dalgın dalgın bakıyor. Kim bilir aklında neler var ama kesinlikle o ortamda değil. O da çalan müzikte benim şuanda duyduğum tınıyı duyuyor, o da benimle aynı anlamı çıkarıyor. Klibini ben çeksem kesinlikle böyle olurdu bu şarkı...

Saturday, September 12, 2009

Administrator: Command Prompt

*rehabilitasyona gitmiş james hetfield reaksiyonu
*tatilde gidecek yazlığı olmayan çocuk sendromu
*sayılı gün çabuk geçer diye kandırılmış bir gencin isyanı

Ama James'in rehabilitasyonu 8 ay sürüyodu ya?

Ösym casted a soultrap spell: 6 Years
Continue? Try Again? Exit?
F:\Users\Cem\FuckYou
'FuckYou' is not recognized as an internal or external command, operable program or hatch file.

Sunday, September 6, 2009

eşyasal sesler

Akasya sokağın girişine geldiğimde self control'ün ilk notaları çalıyordu. Güzel bir gitar introsundan sonra gelen "Oh the night is my world" sözleriyle eve artistik bir giriş yapabilirdim. Az rastlanan bir durum olarak evin boş olması sorunsalı aklımda çıkmıştı. Laura abla kulağımda evin kapısını açana kadar bayağı ter döktüm. Amacım 4-2 bittiğini bilmediğim Türkiye-Estonya maçının son anlarına yetişebilmekti. Odama girdiğimde gözüme çarpan ilk şey burasının benim odam olmadığıydı. Kitaplık adını verdiğim duvara asılı raflardan eser yoktu. Çivilerinin girdiği yerler acemice sıvayla kapatılmıştı. Odama duvardaki mobilyanın sarı rengini veren 40 wattlık masa lambam odayı duvarın soğuk hastane mavisiyle aydınlatıyordu. Masam dediğim yerde konuçlanmış pek çok unutulmuş eşya yüzüstüne çıkmıştı. İnsan yüzüstüne çıkmamasını istediği eşyalarıyla asla yüzleşmemeli dostlarım...

Salona gidip televizyonu açtığımda maçın 89. dakikası oynanıyor, Arda Turan Türkiye Milli Takımı'nın 600. golünü çoktan atmış oluyordu. Televizyonun karşısında dik duran 2,5 kişilik koltuk bana artık onu taşımam için yalvarıyordu. Herşey sonuna gelmişti artık. Görülmemesi istenen eşyalar çıkmıştı artık. Geri dönüş yoktu...

Friday, September 4, 2009

ağaçtaki melodi

"Şunlardan birer tane alalım mı?" dedi bundan 8 yıl önce şuan adını bile hatırlamadığım benden 2 yaş büyük olduğunu iddia eden çocuk. Bir hastalığı vardı onu bile hatırlamıyorum. Büyümesine engel oluyordu. Ama doğuştan lider bir ses tonu vardı. Bizim evin orada büyük bir ağaç vardı. Ne ağacı olduğunu hatırlamıyorum, ama dallarında şu kapılara asılan zillerden vardı. Rüzgar estikçe yavaşça o çubuklara vuran tokmak huzur dolu bir ses çıkarırdı. Saat sabahın 7 si falandı. O saatte dışarıda ne yapıyordu acaba o çocuk bilmiyorum. Aslında öyle bir çocuk var mı onu bile bilmiyorum (daha önce hiç rastlamadığım birisiydi) ama kendimi ilk kez bir büyük gibi konuşur hissettiğim zaman o zamandır. Çocuğun alalım dediği şey futbol sahalarında görmeye alışık olduğumuz borazanların yandan yemişiydi. Epey ses çıkarıyordu. O zamanlar ses çıkarmak güzel bir şeydi. İnsanlar haftasonu güzellik uykularını çekerken ben bilmediğim bir yere taşınmanın hüznünü yaşıyordum. Borazan çok güzel ses çıkarıyordu. Huzurlu bir zil sesi çıkaran ağacın yapraklarının arasından açılan pencereden çıkan kadın bize bağırıp susmamızı emredene kadar o aleti yırtılıncaya kadar öttürmüştük zaten. Ucuz şeyler hep böyle olur. Zamanında kullanmazsan kullanılmaz hale gelirler. 8 yıl öncesinden hatırladığım bu günün en belirgin anısı o ağaçtaki ses olmuştur. Hala gece sokakta yürürken keşke birisi ağaca zil asmış olsa da yine o sesi duysam dır. O ses benim koruyucumdur. Nereye gidersem gideyim birisi kapısına asmış bile olsa o sesi duyduğumda yalnız olmadığımı anlarım. Nereye gidersem gideyim birisinin beni gözlediğini anlarım. Birisinin tüm bunları planladığını, hayatta bize küçük oyunlar oynamaktan zevk aldığını anlarım ve kendimi güvende hissederim.

Dün gece amcamlara gittik. Dönüşte park yeri bulamadık sokağın biraz aşağısına parkettik. Hafif bir rüzgar esti, dalları sallandıran. Gözlerimi kapadım o ses için. Buradan ayrılmak için bir sebep bekliyordum. Buradan taşınmamı anlamlı kılacak en ufak bir sebep... Ne zil sesi vardı ne borazan. Akasya Sokakta insanlar uyuyordu...