Sunday, May 30, 2010

Küçük siyah dans ayakkabıları

A yapması gerekenleri yani ödev vs. yaptıktan sonra kendi kendine kaldı ve düşünmeye başladı. bir yandan da müzik dinliyordu. 500 days of summer adlı filmden bir şarkiydı ve film kadar güzeldi. zaten film sıradan bir aşk filmi gibi değildi tıpkı o parçadan aldığı his gibi bir tat bırakmıştı damağında. bir anda yeni aldığı ayakkabısını hatırladı A ve ayakkabıyı alırken karar vermesine yardımcı olan elbisesini geçirdi üstüne. saçını toplayıp at kuyruğu yaptı,gerdanını ortaya çıkaran elbisesine saçından düşen bir tutam ayrı bir hava katmıştı. herşey o kadar büyüleyici o kadar güzeldiki hiçbirşeyin bunu bozmasını istemedi. sonra o peri masalı timsali hayallerinden gerçek dünyaya döndüğü o an,siyah ayakkabılarıyla attığı dans adımlarından geriye gerçekler ve aynadaki görüntüsü kalmıştı. o elbiseyi giydiğinde hayallerinin prensi gelip elinden tutup götürmüştü peki ya sonra şimdi ne vardı dört duvardan başka? şimdi bu duygusal anlara dalmak istemiyordu A. üstündekileri bir bir çıkardı,katladı özenle,ayakkabısını da kutusuna yerleştirdi tekrardan ve dolaba koydu. sonra yatağına uzanıp Hero adlı parçayla beraber hayaline kaldığı yerden devam etti ta ki herhangi bir gerçeklik onu uyandırana kadar...

Tuesday, May 18, 2010

automatic

Scrubs'u her bölüm aynı şey sadece bi iki replik bide espriler değişik diye suçlayanlar gelsinler tıp fakültesine. Scrubs'da geyik ayağına verdikleri mesajları etrafınızda gördükçe anlıyorsunuz böyle dizilerin değerini. Bu işkenceye katlanabilmek için "role models" denilen tipler seçiyosunuz. Tabi bayaa yalan. Ekşiden lanetli olduğum bu günlerde can sıkıntısından ders çalışıcam neredeyse, ama yok oturup içimdeki bu garip hissin geçmesini beklemeliyim. Ders çalışamam çünkü pointer sisters gerçekten kızkardeşlerden oluşuyormuş. Ben o vokali hep transeksüel sanıyodum.
Hayat bu kadar önemli olmalı bir insanın gözünde. Çok da elden düşürmemeli:

Monday, May 10, 2010

Hayat bir sahnedir

Bahardan alıntı zamanlar yaşadığımız bir kış akşamıydı. Çiçekler, ne olmuştu onlara susuyorlardı,bir damla bahar yağmuru almamışcasına susuyorlardı. Peki ya insanlar nerede,neden durmuştu zaman sanki. Hayat bir sahnedir demişti Shakespeare...Kimileri oyuna daha baştan dahil olamadılar ve ne olduğunu dahi tadamadan terk edildiler. Kimisi oyuna girdi ve kendini o kadar kaptırdıki rolüne aslında kim olduğunu, daha merdivenlere tırmanmadan önce nefes almaya başladığı noktanın ne olduğunu unuttu ve onu sahneden indirmek için gelen ölümle dahi dans ederek son nefesinde de kendi olamanın hüznünü yaşattılar seyircilere. Bazısı sahneye doğru yol alırken o kadar ürkek davrandılarki bir anlık hataları onların kendi kendilerini sahneden itmelerine neden oldu ve kimileri son anlarında dahi kendi bedeninde var olabilmenin verdiği huzurla selamladılar terk etmeden önce sahneyi ve bir gülümsemeyle anlattılar herşeyi. Peki ama bu sahnenin suskunluğu niye nedendir bu durgunluk? dedi. Etrafına baktı çapraz işaretli bir noktanın üzerinde sahnenin tam ortasında duruyordu etrafında katman katman halkalar çizilmişti bembeyaz bir tebeşirle. Sahnede onun zamanıydı tek başına bir oyun sergiliyor gibiydi. Odaklanmalıydı tam karşıya kendine oradan bir seyirci seçmeli ve odaklanmalıydı uzaklara doğru ‘başını kaldır,eğme eğme başını’dedi, odaklandı karşıya ve kendi çemberinde döndü durdu. Bir sonraki halkaya geçti döndü durdu. Sonsuz boşluğa işaret eden o son halkanın dışına çıkmak istesede yapamadı timsahlar yerleştirmişti oraya hani hep kardeşiyle çocukken oynadıkları o oyun gibi. Evde bir halıdan diğerine zıplarken boşluklara basmamaya çalışarlardı ve büyük kocaman timsahların olduğu hayaliyle korkarlardı. Oyunu zevkli kılan sanırım bu korkuydu yaşanan anlık telaşlardı. Geri döndü başladığı noktaya ve sonunu daha şimdiden çizdiği oyununda sabırsızlıkla çizgilerin kendi kendine yokolmasını bekledi. Elini yüzüne götürdü terlemişti heyecandan, parmaklarındaki tebeşir tozlarını farketti, ilkokulda nasılda çok severlerdi tahtaya yazı yazmayı hele renkli olanlar onlarki az bulunanlardı ve yazılamayacak derecede küçük miktarlarıyla dahi yazmaya çabalarlardı parmaklarıyla bastırarak. Tenefüs olupta hoca gidince birşeyler yazma isteğiyla tahtaya koşar ve birer birer bölüşürlerdi tebeşirleri. en büyük dertleri ne yazacaklarıydı,kimi son dersten akıllarında kalanlardan birşey yazar ve hocayı taklit ederlerdi,kimisi güzel resim çiziyor olduğuna güvenerek bir deniz kenarını kondurturdu tahtaya,kimisi daha yeni bir müzik aleti çalmaya başladığı için bir sol anahtarı kondururdu tahtaya kimisi ise 62’den tavşan yapardı yeşil tahta bir kır haline bürünürdü o an. Ve işte tavşanların koşuşturup durduğu bir ormanın yanındaki sahilimiz biraz müzik ve sesler,tamı tamına huzurlu bir ortam yaratmışlardı.o yeşil renkli tahtaların olduğu zamanın çocuğuydu ve şimdi kaygan beyaz bir tahta üzerine yazı yazdığı o siyah tiner kokulu kalem yabancı geliyordu ona ve yeşil tahtadan ne kadar silmeye çalışırsan çalış izinin kaldığı o zevki yoktu bu tahtalar bir çırpıda bembeyaz haline dönüyordu. Terini sildi derin bir nefes aldı ve son perdesini oynamadan önce yaş halkalarını andıran o beyazlıkları yavaş yavaş silerek sahneyi beyaz bir toz bulutu içine aldı. Kollarını aynı özgürlüğe açtığı o resimdeki gibi gökyüzüne doğru açtı arkasına denizi alarak. Sarı tavşanı geçiyordu zıpzıp önünden ve SON diye haykırdı...Yağmur yağmadı çiçek açmadı ve insanlar gelmedi...