Saturday, April 17, 2010

walk on

Walk on, walk on
What you got they can't steal it
No they can't even feel it
Walk on, walk on...
Stay safe tonight
 "This guy says hello, i wanna kill myself" dedi Joey. Başlarda ne güzeldi, sonradan bozdu diyemedim. Eleştiride kullandığım kısıtlı terminolojimin ana direği sarsıldı. Nasıl devam edilir ki, hiç aklınızdan çıkmayan o insanları nasıl unutabilirsiniz ki? ikibindörtten bu yana ne kadar zaman geçmiş, tarihin eleştirisi yapılmaz. Nerden baksan altı yıl olmuş dizi biteli. Neden o zamanda yaşamadım ki ben, şimdi üstünden altı koca yıl geçmiş olacaktı, ben yeni insanlar tanımış olacaktım. İnsanlarla konuşurken "Hey, ben sürekli geçmişi düşünüp harcadığım zamana üzülen biriyim" diyebilseydim. Altı koca yılda neler başarabilirdim. "Don't squander time, for that's the stuff life is made of." Bir ay içinde altı kişinin on yıllık hayatını yaşadım. Olabildiğince gerçek, pembe dizi gibi değil. Hedefi olmayan insanlar, hedefi olan insanlar, mutsuz, mutlu. Bir ayda hikayeleri altı yıl önce bitmiş olan altı arkadaşın hayatını yaşadım. On yıllık hayat ve filmlerde görmeye alıştığınız gibi olmayan hayatlar bunlar. Altı yıl sonra onların onaltı yıl önceki hayatlarının başladığı yerde olacağım. "Thank you for all the good memories" lafını takiben "Young Turks" ve güzel bir aşk hikayesi başlar. Friends herşeyi geride bıraktığın yerde başlar. Son aslında başlangıçtır. O dakikadan sonra bana herşeyin kötü gideceğini söyleyebilirsin, bunları aşacağımıza eminim derim. Yine de çok acı şekilde veda eder:



and I know it aches
How your heart it breaks
And you can only take so much

Walk on, walk on

Leave it behind
You got to leave it behind
All that you fashion
All that you make
All that you build
All that you break
All that you measure
All that you feel
All this you can leave behind

No comments:

Post a Comment